Daha Az Ego Daha Çok Eko

İnsan yaşamak için bir çevreye ihtiyaç duyar. Bu anlamda yaşam ve çevre birbirine bağlı iki temel unsurdur. “İnsan, bio-psiko-sosyal boyutu olan, kültürel bir varlıktır. Davranışlarıyla çevresini etkilediği gibi aynı zamanda içinde bulunduğu çevresel sistemlerden de etkilenir (Ashman ve Hull, 1999: 15).” Bu çok uçlu etkileşim göz önüne alındığında insan ile birlikte birçok canlının müdahil olduğu çevrenin dışarıdan bir sistem görünümünde olduğu söylenebilir. Sistem “aralarında ilişki bulunan birimler bütünü” olarak tanımlanır(Bertalanffy, 1956:11) ve sistemin kapsadığı birimler arasındaki etkileşimler belirli bir amaca hizmet etmeye yöneliktir. Tüm canlıların bulunduğu bu sistemde amaç belirli bir denge merkezinde tüm var olanların yaşamlarını sürdürebilmesidir. 

İnsan doğayla olan etkileşimini sistemin kapsadığı güç birimlerinin dengesi olarak değil birimler arasındaki güç üstünlüğü olarak yorumlamıştır. Öyledir ki Çevresel Determinizm olarak bahsi geçen çoğu konu insanın yaşadığı çevreye göre her yönden kısıtlandığını ve özgür olmadığını savunur. İnsan ve doğa etkileşimine bütüncül olarak bakılmaması tek yönde ve sığ bakışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mercek daha çok hangi tarafın ağır bastığına çevrilmişken mercek dışında kalan etkileşimler bir sonraki olayların zeminini hazırlamaktadır. Öne çıkan yargı, eski çağlarda doğanın insan üzerinde kontrol edici ve yaşamları üzerinde belirleyici bir yapı iken günümüzde insan doğanın üzerinde kontrol edici ve belirleyici bir yapı olduğudur. Fakat bu bakış açısı tek bir kanal ile bakıldığında doğru olarak görünmekle birlikte totalde yanlıştır. Sistemin bu şekilde yorumlanması onu sistem yapan özelliklerden uzaklaştırmaktadır. Aslında mercek dışına bakıldığında eski çağlarda insan doğa üzerinde birçok değişime neden olmuştur ve günümüzde doğa da insan hayatı üzerinde etkili olmaktadır. Bu bütünsel etkileşimin bu kadar sığ yönden yorumlanması sonucu insan doğayı değiştirerek kendine yeni yapay çevreler oluşturmuş ve giderek doğa üzerinde kontrol kurma isteğiyle dolmuştur.

Günümüzde insanlar birçok çevre sorunuyla karşı karşıya gelmektedir. Bu sorunlar insanların yaptığı yanlış davranış ve uygulamaların bir sonucudur.  Ekosistemin en üst tabakasında insan kendinin olduğunu varsayarak sistemin dengede olan birim etkileşimlerini bozmuş ve besin zincirini büyük zararlara uğratmıştır. Bu anlamda ekosistem kavramı “egosistem” kavramına dönüşmeye başlamıştır. Ekosistemin kapsadığı insan, bütüncül dengeyi ayrıştırarak sınıfsal bir varoluş hırsıyla egosistem oluşturmaya çalışmıştır.

İnsan nüfusu giderek artarken biyoçeşitliliğin giderek azalması sürdürülebilir bir yaşam için tehlike arz etmektedir. Nüfusun artışıyla birlikte artan kentleşme, doğal alanların tahribatı, iklim değişikliği, yasadışı ve aşırı avlanma doğal hayatın dengesini bozarak birçok canlı türünün yok olmasına neden olmaktadır.

“WWF ve Londra Zooloji Derneğince 1998’den bu yana 2 yılda bir hazırlanan ve en son 2018’de yayınlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”na göre, son 50 yılda karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38, deniz türlerinin popülasyonlarında yüzde 36 azalma olurken, en fazla kayıp yüzde 81’ile sulak alanlarda olmuştur.

Rapor kapsamında hazırlanan Küresel Yaşayan Gezegen Endeksi verilerine göre, canlı türlerinin popülasyonlarında yüzde 60 genel düşüş olmuştur. Ayrıca 2 bin 500’den fazla türü inceleyen indeksin, 1970’den beri biyolojik çeşitliliğin yüzde 28 azaldığını ortaya koymuştur.” (https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/dogada-biyolojik-cesitlilik-kaybi-giderek-artiyor/1483304)

Biyoçeşitliliğin azalması ve türlerin yok olmasında nüfus artışı, kentleşme, orman tahribatı, iklim değişikliği nedenleri dolaylı bir etkiye neden olurken yasadışı avcılık ve av ticareti doğrudan bir etkiye neden olmaktadır. 

Avcılık ilk çağlarda insanların yaşamlarını sürdürmek için yaptıkları bir faaliyetti. Avcılığın o zamanlardaki yapılma gerekçesi temel yaşamsal ihtiyaçlardan kaynaklanmaktaydı. Bu, ekosistemde diğer canlıların besin zincirindeki nedenselliğe benzerdir. Besin sağlamak amacıyla mızrak ve oklarla avlanan avcılar o dönemlerde herhangi bir türün yok olmasına neden olmamıştır. Fakat günümüzde ticaret ve spor gerekçesiyle silahla avlanan avcılar hayvanların türlerinin giderek tükenmesine yol açmaktadır. 

Eski çağların yaşam şartları ile günümüzün yaşam şartları oldukça farklılaşmış ve insanların besin elde etmek için birçok alternatifi oluşmuştur. Dolayısıyla eğlence veya spor bahaneleriyle herhangi bir canlıyı öldürmek yanlıştır ve yasal olmaması gereken bir faaliyettir. Psikolojik olarak bakıldığında bu sadist bir davranıştır. Diğer yandan etik ilkelere de ters düşen bir etkinliktir. Küresel anlamda ticaret, eğlence ve spor gerekçesiyle yapılan ve temelde psikolojik bir rahatsızlığın yayılmasına neden olan bu faaliyet için uygulanan yasa ve denetimler yetersiz kalmaktadır. 

Günümüzde birçok ülke avcılığın ülke ekonomisine büyük kazançlar getirdiğini savunarak avcılığı yasallaştırmıştır. Avcılık ile ilgili oluşturulmuş kamu kuruluşları tarafından belirli aralıklar ile av hayvanı olarak adlandırılan hayvan türlerinin avlanmasına izin verilmektedir. Özellikle son yıllarda bir turizm çeşidi olarak görülen avcılık faaliyetleri biyoçeşitliliği fazla olan ülkelerde rağbet görmektedir. Avlanmak için dış ülkelere giden birçok avcı bulunmaktadır. Dünyada av turizminden en çok gelir elde eden ülke yılda 35 milyar dolar ile ABD’dir. İkinci en çok gelir elde eden ülke yılda 6 milyar dolar ile İspanya’dır. Ayrıca yılda Almanya 150, Fransa 90, Macaristan 25 milyon dolar gelir elde etmektedir. Orman ve Su İşleri Bakanlığının 2014 yılında yayınladığı istatistiklere göre Türkiye av turizminden 2000-2001 yılında toplam 153,856 TL gelir elde ederken, 2012-2013 yıllarında 2,063,605 TL gelir elde ettiği raporlanmıştır. Bununla birlikte son yıllarda yapılan istatistikler gösteriyor ki Türkiye av turizminden yılda ortalama 4 milyon gelir elde etmektedir.

Genel olarak ülke ekonomilerinin kazanç sağladığı sektörlere bakıldığında av turizminin ülke ekonomisine en az gelir kazandıran sektör olduğu görülmektedir. Fakat her yıl belirli zamanlarda av turizmi yapılan yerlerde av gelirleri ile o yerin gelişmesine katkıda bulunduğunu açıklayarak av turizmini destekleyen ve ülke ekonomisi bahanesiyle bu sadist faaliyeti devam ettirmeyi amaçlayan birçok insan vardır. Kaçak avcılık için ceza yasası oluşturan kamu kuruluşları yasal avcılık olarak adlandırdıkları benzer faaliyeti desteklemektedir. Sonuçta yasal ya da kaçak olarak adlandırılsın ikisi de eğlence ya da stres atma gayesi ile bir canlının yaşamına son vermektir. Ne yazıktır ki bir kısım insan, kendi tatmin duygularına bir canlının yaşam değerinden daha fazla önem vermektedir.

Türkiye’de avcılıkla ilgili karar ve politikalarını Tarım ve Orman Bakanlığı kapsamındaki Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne bağlı Merkez Av Komisyonu (MAK) yönetmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığının istatistiklerine göre 2018-2019 yılları arasında toplam 4255 yaban hayvanının öldürüldüğü, bu dönemde 1539’u yabancı olmak üzere 2230 avcıya avlanma izni verildiği raporlanmıştır.

Türkiye’de Merkez Av Komisyonun son yıllarda av turizmini geliştirmek için aldığı kararlar, Türkiye’nin doğal fauna dengesini bozacak şekilde olduğu görülmektedir. 2020-2021 av sezonu için Türkiye genelinde 784 yaban hayvanının avlanması ile ilgili ihale açılmıştır. Bu ihale Dersim’de 17 dağ keçisinin avcılara teslim edilmesini içermektedir. Av turizminin gelişmesi şeklinde uygulanmaya çalışılan bu av izinlerinin Türkiye’nin dahil olduğu uluslararası Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma sözleşmesine aykırıdır. Bern Sözleşmesi olarak da bilinen bu sözleşmeye göre yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisi nesli tükenmekte olan hayvanlar kategorisinde olup “Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri” olarak belirlenmiştir. 

Kış aylarında Avrupa’dan uzaklaşarak Akdeniz kıyılarına göç eden binlerce ötücü kuş türü avlanmaktadır. İçlerinde baykuş, guguk kuşu, şahin gibi büyük türlerinde bulunduğu kuşlar kaçak avcılıkla yok edilmektedir. 

BirdLife International’da yapılan bir araştırmaya göre İtalya’da her yıl beş milyondan fazla kuş yasadışı şekilde avlanmaktadır. Avlanan kuşlar geleneksel yemeklerde kullanılmakta  ve yurt dışına evcil hayvan olarak satılmaktadır. Ayrıca İtalya’da  avlanan kuşlar Malta ve Gozo’ya götürülerek ispinoz türlerinin avlanması için yem olarak da kullanılmaktadır. Bu yöntemin uygulanmasından sonra Malta’da ispinoz kuşlarının avı yoğun bir hale gelmiş ve Malta  sadece altın yağmur kuşu ve öter ardıç kuşunun avlanmasını yasal haline getirmiştir. Ancak yasal düzenlemeler için gerekli denetimler yapılmadığından hala çok sayıda ispinoz türü avlanmaya devam edilmektedir.

Bu örnekler gibi daha birçok avcılık faaliyeti sonucu dünyadaki biyoçeşitlilik ve fauna sistemlerinde ciddi oranda tür azalmaları meydana gelmiştir.

2016 yılında James Cook Üniversitesi akademisyenleri tarafından yapılan ve Nature Communication dergisinde yayımlanan araştırmada insanın ekolojik ayak izlerinin bir haritası oluşturulmuştur. Araştırma 1993 ve 2009 yılları arasındaki verileri göre hazırlanmış olup dünyada biyoçeşitlilik bakımından en zengin olan bölgelerin yüzde 97’lik kısmının insanlar tarafından deformasyona uğratıldığını göstermiştir. Ayrıca 1993-2009 yılları arasında dünyada ekolojik ayak izinin yüzde 9 oranında arttığı gözlemlenmiştir. Dünyada biyoçeşitlilik açısından en zengin yerler olan tropik yağmur ormanlarında çok fazla tür kaybının olduğu görülmüştür.(Araştırmada hazırlanan ve insanın küresel ayak izlerini gösteren haritayı incelemek isterseniz linke tıklayın: https://www.nature.com/articles/ncomms12558/figures/1)

Dünyada biyoçeşitliliğin azalmasında etkili olan ve etik suç olarak görülen bir avcılık türü daha dikkati çekmektedir. Kapitalist yaklaşımların etkin olmasıyla beraber giysi yapımında ya da eşya yapımında kullanılmak amacıyla bu zamana kadar milyonlarca hayvan öldürülmüştür. Leopar, vizon, vaşak, fok, tavşan, sincap, kedi ve köpekler kürkleri için, timsah, gergedan, yılanlar derileri için ve filler dişleri için vahşice öldürülmektedir. Son yıllarda oluşturulan yasalar ve yapılan çeşitli eylemler sonucu azalmış olsada hala kaçak yollar ile bu vahşetin sürmekte olduğu bilinmektedir. Bu konuyla ilgili olarak timsah besiciliği sektörü zaman geçtikçe büyümektedir. Timsah eti genel olarak Afrika ve Doğu Asya ülkelerinde tüketilmektedir. Bunun sonucunda Afrika’da Zambiya, Kenya, Zimbabve, Asya’da Endonezya, Kamboçya gibi ülkelerde timsah besiciliği yapılmaktadır. Timsah besiciliği genel olarak timsahın etini ve derisini ihraç etmeye yönelik yapılmaktadır. Bu bölgelerde timsah derisi 15 dolardan alıcı bulmakta olup üretilen et ve deri ihracatının ise yüzde 85’i Çin, Tayvan ve Hong kong’a ve daha sonra Ortadoğu pazarına gitmektedir. Yemek kültürü bir kenara dursun özellikle Kamboçya’da insanlar timsah derisini çanta, cüzdan, ayakkabı, kemer ve diğer çeşitli eşyaların yapımında kullanmaktadır. Dünyada yapılmakta olan kürk ticaretinde başı çeken (yılda yaklaşık 17 milyon vizon kürkü ile) Danimarka’dır. Üretilen vizon kürkleri giysi yapımında kullanılmakta ve bir kısmı ise Çin ve Hong Kong’a ihraç edilmektedir. 

Günümüzde devam etmekte olan Koronavirüs salgınında dünyada vizon kürkü yapan birçok ülke virüsü taşıyarak insanlara bulaştırdığı gerekçesiyle vizonları katletmiştir. Bu doğrultuda İspanya’da 92 binden fazla vizonu, Danimarka’da 11 bin vizonu ve Hollanda’da on binlerce vizonu itlaf edilmiştir.

Koronavirüs salgınının ortaya çıkış nedenleri arasında en büyük etkiye sahip olanın insanların doğal yaşama ciddi şekilde müdahale etmesi olduğu açıklanmaktadır. Dünyanın en fazla nüfusa sahip olan ülkesi olan Çin’de tarihteki savaşlar sonrasında oluşan kıtlık zamanlarında kazanılmış yemek kültürü hala devam etmektedir. Birçok yaban hayvanı yiyecek olarak görülerek tüketilmektedir. Nüfus doğrultusunda birçok hayvanın bu denli tüketimi ve insanların doğal yapı dengesini göz ardı ederek bilgisiz ve sınırsızca tüketme arzusunda olmaları tüm dünyayı değiştirecek ve büyük zararlar getirecek bu olayın yaşanmasına neden olmuştur. 

Dünyada çevresel sorunların yaşanmasındaki en önemli neden insanın çevreye bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan ve çevre ilişkisini bütüncül değil de, ayrımcı ve ben merkezci şeklinde yorumlayan insan çevreye olan davranış ve uygulamalarını bu doğrultuda sürdürerek yaşadığı çevrenin deformasyonunun sonuçlarını gün geçtikçe daha da etkili şekilde yaşamaktadır. 

Çevre etiği yaklaşımlarından olan antroposentrizm insan çevre ilişkisinde “insan merkezli” bir yaklaşımı savunur. Antroposentrizme göre insan dışındakilerin içsel değeri bulunmamaktadır. Bir nevi insanın her şeyin ölçüsü olduğunu savunarak insan dışındakilerin var oluşlarının bir değeri olmadığı yargısında bulunur. Bu düşünce yapısı septisizm temelli olmakla birlikte her insanın çevreye karşı algısının farklı ve kesin olamayacağını vurgulayarak insandan bağımsız bir gerçekliğin olmadığını savunmaktadır. Buna karşılık Ekosentrizm insan çevre ilişkisinde “çevre merkezli” bir yaklaşımı savunur. Ekosentrizme göre ekosistemde bulunan tüm varlıkların içsel bir değeri vardır. Ve ekosistemi oluşturan tüm varlıklar var oluşları bakımından çeşitli değerler ile anılmaktadırlar. Antroposentrizmdeki ayrımcı bakışın aksine ekosentrizmde bütüncül bakış savunulmaktadır. Bu doğrultuda genel çevre sorunlarının oluşmasındaki sebep küresel çevre politikalarının antroposentrizme benzer yapıda olmasıdır. 

Charles Darwin’in Evrim Teorisi bazı insanlar tarafından farklı yorumlanmıştır. Bazı kesimler güçlü olanın hayatta kaldığını vurgulayarak  bir tür varoluş mücadelesi olduğunu savunmuş ve evrilmeyi güçlü ve güçsüz dinamiğine bağlamıştır. Fakat Darwin güçlünün değil en iyi adaptasyon sağlayanın hayatta kaldığını vurgulamıştır. Evrim Teorisine göre canlılar diğer canlılara ve çevreye uyum sağlayarak hayatta kalmaktadır. Günümüz kapitalizmi Darwin gibi birçok bilim adamı ve teorileri suistimal ederek bilinçli olmayan insanlar üzerinde manipülasyonlarda bulunmaktadır. 

Dünya her insanın aç karnını doyurabilir fakat aç gözünü doyuramaz. Dünya insanın yaşam alanı dolayısıyla evidir. Fakat insan “evin içindeki evleri” kendi yaşam alanı olarak benimser. Dış kapısı ardındakileri ötekileştirerek deforme eder. Fakat egoist yaklaşımla yapılan her davranış doğal sistemde bir etki tepki dinamiği oluşturarak daha sonra oluşacak tepkinin boyutunu kat ve kat artırarak insana geri dönmektedir. Heffernanı’ın dediği gibi insan olmayanların yaşamsal gereksinimleri, insanların yaşamsal olmayan gereksinimlerinden daha önde gelmesi gerekir. Ancak bu şekilde sürdürülebilir bir yaşam formu var olabilir.

Dünyada Giderek Azalan Biyoçeşitlilik ve Türlerin Yok Olması Sorunu ile İlgili Önerilen Çözümler

  • Küresel olarak yaşanılan çevre sorunlarından ders alarak daha çok çevre merkezli olan politikaların geliştirilmesi ve yürürlüğe konulması gerekmektedir. 
  • Hayvanların korunması konusunda dünya genelinde birçok kurum ve kuruluş tarafından çalışmalar yapılsa da bu yeterli değildir. İnsan hakları çalışmalarındaki gelişmelerle birlikte ülkeler hayvan haklarını yasaya dökmeli ve caydırıcı ceza işlemleri uygulamalıdır.
  • Tüm dünyada yapılan avcılık faaliyetlerinin sonuçları göz önüne alınarak ve yaşadığımız çağ doğrultusunda avcılığın gerekli olup olmadığı ayrıntılı şekilde araştırılmalıdır. Bu araştırma doğal çevrede meydana gelen deformasyon çıktıları ışığında değerlendirilmeli ve sonuçlar niteliğinde ülkeler avcılığı yasallaştırma politikalarından sıyrılmalıdır. 
  • Arzular yerine temel ihtiyaçların karşılanması yönünde politikalar oluşturulmalıdır.
  • Yaşamı tek tip bir toplum seviyesi şeklinde yaşamak yerine topluluklar şeklinde yaşama yapısına büründürmek için çalışmalar düzenlenmelidir.
  • Dünyada tüketim eşitsizliğine neden olan faktörlerin ırk, sınıf ve cinsiyet olduğunun farkına varılarak toplumun doğayla ilişkisinin bütüncül çerçevede ele alınması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

İnsan ve Doğa

Sanayi devrimi bir boyutun bitişi ve diğer bir boyutun başlangıcı olmuştur.
İnsan Sanayi Devrimi’nden önce doğaya daha bağımlı bir yaşam sürmekteydi. Bu da doğanın insan üzerindeki etkisinin fazla olduğu anlamına geliyor. Çokça duyulan “Coğrafya Kaderdir.” ifadesi Sanayi Devrimi öncesinde insanın doğaya müdahale edememesi sonucu etkin bir ifadeydi. Fakat Sanayi Devrimi’nden sonra Avrupa’da üretim artması, yaşam koşullarının iyileşmesi ve ölüm oranlarının düşmesi sonucunda hızlı nüfus artışı görülmüştür. Büyük sanayi şehirleri ortaya çıkmış dolayısıyla insanın doğayı etkileme sonra da doğa üzerinde hakimiyet kurma süreci başlamıştır. İnsan ölçütlü bu yaklaşım toplumlar açısından ilk pragmatif olsa da toplum ihtiyaçları için doğanın kontrolsüz sömürülmesi bir zamandan sonra ekolojik dengelerin bozulmasına neden olmuştur. Teknolojinin gelişmesi ve nüfus ile ortaya çıkan tüketici toplum anlayışı Modern toplumlarda önüne geçilmeyecek aç gözlülüğe yol açmıştır. Bu açgözlülük insan odaklı yaklaşımla doğanın sömürülmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Sonuçta ekolojik dengenin bozulmasına bağlı olarak küresel anlamda doğal felaketler ile sonuçlanmıştır.

Diğer taraftan doğayı kontrol altına alma ve doğaya egemen olma isteği siyasi rekabet ile desteklenerek doğadan ziyade insanı kontrol etme arzusunu ortaya çıkarmıştır.
Modernlik ilk Aydınlanma Çağı ve dolayısıyla felsefe, akılcılık ve bilim ile ilerlemiş olsa da ekonomik ve siyasi rekabet bazı toplumlarda ortaya çıkan modernliğin kapitalizmin malzemesi haline getirmiştir. Ayrıca Aydınlanma Çağı ile insanın özgürleşmesi felsefesinin aksine modern toplum anlayışı giderek insanlığın kurtuluşu adına evrensel bir baskı oluşturmuştur. Bu baskı çeşitli etkinlikler vasıtasıyla ekolojik denge için bilinçlendirme amaçlasa da istenilen bilinç ya da kapitalist güçlere başkaldırı tam anlamıyla sağlanamamış ve sonuç bulmamıştır. Hala ne yazık ki birçok kanaldan ortaya çıkan doğayı açgözlülük ile sömürme ve yok etme sürmektedir. Modernizm’in bu olumsuz yönünü eleştiren ve karşı çıkan görüşlerin ortaya çıkması bir zaman sonra Postmodernizm denilen olguyu oluşturmuştur. Düşünce bazında tüketimden sanata kadar pek çok alanda postmodern anlayış, modernlikten kopuşu ifade etmektedir. O, aynı zamanda, sanayi toplumunun maddi temele dayalı üretim anlayışının çevrenin ihmal edilmesine yol açtığını da belirtir. Fakat Postmodernizm bu şekilde ortaya çıktığını savunan bir sürü görüş olsa da postmodernizme tam anlamıyla tanım yapılamamıştır. Bunun nedeni evrensel olarak hızlı kanallardan akan bir bilgi gücü varlığından faydalanan kapitalist güçlerin alt edilememesi şeklinde yorumlanabilir. Postmodernlik, her ne kadar düşünsel alanda karşı bir görüş olarak ortaya çıksa da, gerçekte küreselleşme çağında kapitalizmin yeni bir versiyonu görünümündedir.


Öte yandan ekonomik büyümenin istenmeyen bir sonucu olan çevre sorunları, üretim yapıldığı sürece var olması kaçınılmazdır. Çünkü, üretimin her aşamasında kullanılan ham maddeden iş gücüne kadar her bir olgu doğada belli deformasyonlar oluşturmaktadır.
Modern toplumun vasıtasıyla oluşmuş ve kapitalist toplumların her türlü doğayı sömürmesi şeklinde ortaya çıkmış olan ekolojik bozulma özellikle 1950’lerde etkilerini ortaya koymuştur. Bunun sonucunda Ekolojik Toplumlar oluşmuştur. Ekolojik toplumun bazı temel yaklaşımları vardır: Doğayı bütün olarak algılar, büyüme temelli ekonomiye karşıdır,teknolojinin tehlikelerine dikkat çeker, barışçıdır, tüketim kültürüne karşıdır, demokrasiyi benimser gibi yaklaşımlar ile kendi mesaj ve düzenini sağlamayı amaçlamıştır.


Doğanın yasalarına uymayan ve onu kötü şekilde etkileyen insan, sık sık doğanın geri dönütü olan felaketler ile karşılaşmaktadır. Bu felaketler kendisini bazen yangınlar, seller şeklinde doğrudan ya da virüs gibi çeşitli hastalıklarla dolaylı biçimde göstermektedir. Burada aslında yapılması gereken belirli sosyalist çağrılar ve etkinlikler dışında devletlerin ekolojik anlamdaki etki ve süreci araştırıp kendi ülkelerine tüketim değil geleceğe yönelik sürdürülebilir karar yapılarını benimseyen bir denetim mekanizması oluşturması olacaktır. Fakat bu durum şuan ki var olan ekonomi odaklı sömürücü güçlerin umursayacağı bir durum mudur? Orası tartışılır.

Acepro

Kaynaklar

Selim Kılıç, “Modern Topluma Ekolojik Bir Yaklaşım”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (12) 2006 / 2 : 108-127

İllustrasyonlar

İnsan Nedir?

Bazı sorular vardır. Hiçbir zaman tam olarak cevabını alamadığımız.

Mesela biz, insanız.

İnsan nedir?

Birçok tanım yapılmıştır elbette:

Bilimsel tanıma göre: İnsan, taksonomik adıyla Homo sapiens, primatlar takımının büyük insansı maymunlar familyasının Homo cinsinde bulunan tek canlı türü. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.

Diderot, Ansiklopedi’nin “insan” başlıklı maddesinde, bir tanım yapma girişiminde bulunur: “İnsan: hisseden, düşünen, dünya üzerinde özgürce dolaşan, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum içinde yaşayan, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülüğü olan, kendine efendiler oluşturan ve kanunlar yapan, vs. bir varlık.”

İnsanlar üzerine günümüze kadar bir çok araştırma yapılıp kitaplar yazılmış ama yine de “İnsan nedir?” sorusuna tam olarak cevap verilememiştir.

Bazen insan olsun denir? Bu ne demektir?

Biz birer diyalektiğiz. İnsan içinde zıtlıklar taşıyandır. Nereye gitsek bu zıtlıkların etkilerini görebiliyoruz. Doğayı yok edenler, doğayı kurtarmaya çalışanlar. Kötülük yaymaya çalışanlar, iyilik yaymaya çalışanlar. Bu yüzden bu diyalektikte aslında önemli olan şey dengedir.

Neyin ne kadar olduğu ve ne kadarına izin vereceğimiz.

İnsan somut, soyut, iyi, kötü, birçok şeyi barındırırken “insan olsun” demek pek açıklayıcı bi’ tabir olmaz. Nasıl bi’ insan olması gerektiği vurgulanmalıdır.

Peki bi’ insan nasıl bi’ insan olmalıdır?

(…)

Aklına gelen o profildeki insan sana ne kadar benziyor?

Acepro

İnsana Suç İşleten Kendisi Mi? Toplum Mu?

İnsanlar nasıl psikopatlaşarak seri katillere dönüşebilir? Araştırmalar psikolojinin bu denli metalaşmasına neden olanın olumsuz genetik ve çevresel etkiler olduğunu göstermektedir. Psikolojik deformasyona neden olan çevresel etkilerin hangi ölçüde nüfuz ettiği çok önemli olmakla beraber kişide var olan karakter yapısı kişinin hangi yönde davranış gerçekleştireceğini şekillendirmektedir.


Marie Balter isminde bir kadın kendisine bile bakmaktan aciz, alkolik, yokluk içinde bir annenin evlilik dışı dünyaya gelen çocuğuydu. Beş yaşına geldiğinde annesi diğer iki kardeşini yanında tutarken hiç açıklamadığı bir sebepten ötürü onu çocuk bakım yurduna verdi. Daha sonra o İtalyan göçmeni bir çift tarafından evlat edinildi. Sadist çift, küçük kızı evin mahzenine kapayıp, ona sistematik bir biçimde işkence etti. Marie on yedi yaşına geldiğinde depresyondan felç geçirdi. Bundan sonraki dile kolay on yedi yılı akıl hastanesinde geçti. Bir süre sonra doktorlar onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verdiler. Arkadaşlarının ve kendisini seven birkaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıktı. Artık yaşamını nasıl sürdüreceğine kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Terk edilmiş, işkence görmüş, tacize uğramış, hayatının otuz dört yıllı ziyan olmuştu. Kızgın, öfkeli, umutsuz olmak onun en doğal hakkıydı. Yaşamının sorumluluğunu üstlenmeden, devlet yardımıyla hayatının sonuna kadar yaşayabilirdi, ama o bu yolu seçmedi. Marie üniversiteye girdi ve mezun oldu. Harvard Üniversitesinde mastar yaptı. Evlendi. Psikolojik konferanslar verdi. Bir zamanlar hasta olarak kaldığı hastanin yöneticisi oldu.

Tüm bu kararlarındaki etkiyi şöyle açıklıyordu: “Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir adım bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim.”

Kendinizi onun yerine koyun ve düşünün. Acaba nasıl bir kişiliğiniz olurdu? Neler yapardınız?

Bi’ insan bu kadar dehşet verici acılar yaşadıktan sonra bu tür yaşam tercihlerine sahip olabilmesi çevre ya da genetik eğilimlerin etkisinden yine de iradesiyle sıyrabileceğini kanıtlar niteliktedir.

Kişiliğin oluşmasındaki ölçütler olan genetik ve çevresel faktörler birbirinden ayrılmaz. Örneğin bi’ çocukta genlerden gelen utangaçlık duygusu varsa bunun değiştirilmesi yani olumlu ya da olumsuz yönden geliştirilmesi aileye kalmıştır. Çocuk ailesi tarafından güven duygusu kazandırılırsa bu onun benliğini olumlu etkileyecektir. Ya da güven duygusu eksik verilirse bu onun benliği olumsuz etkileyecektir. Ama benlik nasıl etkilenirse etkilensin bu kişinin etkiyi nasıl yaşamında yer edeceği kendi seçimi olacaktır.

Acepro