Daha Az Ego Daha Çok Eko

İnsan yaşamak için bir çevreye ihtiyaç duyar. Bu anlamda yaşam ve çevre birbirine bağlı iki temel unsurdur. “İnsan, bio-psiko-sosyal boyutu olan, kültürel bir varlıktır. Davranışlarıyla çevresini etkilediği gibi aynı zamanda içinde bulunduğu çevresel sistemlerden de etkilenir (Ashman ve Hull, 1999: 15).” Bu çok uçlu etkileşim göz önüne alındığında insan ile birlikte birçok canlının müdahil olduğu çevrenin dışarıdan bir sistem görünümünde olduğu söylenebilir. Sistem “aralarında ilişki bulunan birimler bütünü” olarak tanımlanır(Bertalanffy, 1956:11) ve sistemin kapsadığı birimler arasındaki etkileşimler belirli bir amaca hizmet etmeye yöneliktir. Tüm canlıların bulunduğu bu sistemde amaç belirli bir denge merkezinde tüm var olanların yaşamlarını sürdürebilmesidir. 

İnsan doğayla olan etkileşimini sistemin kapsadığı güç birimlerinin dengesi olarak değil birimler arasındaki güç üstünlüğü olarak yorumlamıştır. Öyledir ki Çevresel Determinizm olarak bahsi geçen çoğu konu insanın yaşadığı çevreye göre her yönden kısıtlandığını ve özgür olmadığını savunur. İnsan ve doğa etkileşimine bütüncül olarak bakılmaması tek yönde ve sığ bakışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mercek daha çok hangi tarafın ağır bastığına çevrilmişken mercek dışında kalan etkileşimler bir sonraki olayların zeminini hazırlamaktadır. Öne çıkan yargı, eski çağlarda doğanın insan üzerinde kontrol edici ve yaşamları üzerinde belirleyici bir yapı iken günümüzde insan doğanın üzerinde kontrol edici ve belirleyici bir yapı olduğudur. Fakat bu bakış açısı tek bir kanal ile bakıldığında doğru olarak görünmekle birlikte totalde yanlıştır. Sistemin bu şekilde yorumlanması onu sistem yapan özelliklerden uzaklaştırmaktadır. Aslında mercek dışına bakıldığında eski çağlarda insan doğa üzerinde birçok değişime neden olmuştur ve günümüzde doğa da insan hayatı üzerinde etkili olmaktadır. Bu bütünsel etkileşimin bu kadar sığ yönden yorumlanması sonucu insan doğayı değiştirerek kendine yeni yapay çevreler oluşturmuş ve giderek doğa üzerinde kontrol kurma isteğiyle dolmuştur.

Günümüzde insanlar birçok çevre sorunuyla karşı karşıya gelmektedir. Bu sorunlar insanların yaptığı yanlış davranış ve uygulamaların bir sonucudur.  Ekosistemin en üst tabakasında insan kendinin olduğunu varsayarak sistemin dengede olan birim etkileşimlerini bozmuş ve besin zincirini büyük zararlara uğratmıştır. Bu anlamda ekosistem kavramı “egosistem” kavramına dönüşmeye başlamıştır. Ekosistemin kapsadığı insan, bütüncül dengeyi ayrıştırarak sınıfsal bir varoluş hırsıyla egosistem oluşturmaya çalışmıştır.

İnsan nüfusu giderek artarken biyoçeşitliliğin giderek azalması sürdürülebilir bir yaşam için tehlike arz etmektedir. Nüfusun artışıyla birlikte artan kentleşme, doğal alanların tahribatı, iklim değişikliği, yasadışı ve aşırı avlanma doğal hayatın dengesini bozarak birçok canlı türünün yok olmasına neden olmaktadır.

“WWF ve Londra Zooloji Derneğince 1998’den bu yana 2 yılda bir hazırlanan ve en son 2018’de yayınlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”na göre, son 50 yılda karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38, deniz türlerinin popülasyonlarında yüzde 36 azalma olurken, en fazla kayıp yüzde 81’ile sulak alanlarda olmuştur.

Rapor kapsamında hazırlanan Küresel Yaşayan Gezegen Endeksi verilerine göre, canlı türlerinin popülasyonlarında yüzde 60 genel düşüş olmuştur. Ayrıca 2 bin 500’den fazla türü inceleyen indeksin, 1970’den beri biyolojik çeşitliliğin yüzde 28 azaldığını ortaya koymuştur.” (https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/dogada-biyolojik-cesitlilik-kaybi-giderek-artiyor/1483304)

Biyoçeşitliliğin azalması ve türlerin yok olmasında nüfus artışı, kentleşme, orman tahribatı, iklim değişikliği nedenleri dolaylı bir etkiye neden olurken yasadışı avcılık ve av ticareti doğrudan bir etkiye neden olmaktadır. 

Avcılık ilk çağlarda insanların yaşamlarını sürdürmek için yaptıkları bir faaliyetti. Avcılığın o zamanlardaki yapılma gerekçesi temel yaşamsal ihtiyaçlardan kaynaklanmaktaydı. Bu, ekosistemde diğer canlıların besin zincirindeki nedenselliğe benzerdir. Besin sağlamak amacıyla mızrak ve oklarla avlanan avcılar o dönemlerde herhangi bir türün yok olmasına neden olmamıştır. Fakat günümüzde ticaret ve spor gerekçesiyle silahla avlanan avcılar hayvanların türlerinin giderek tükenmesine yol açmaktadır. 

Eski çağların yaşam şartları ile günümüzün yaşam şartları oldukça farklılaşmış ve insanların besin elde etmek için birçok alternatifi oluşmuştur. Dolayısıyla eğlence veya spor bahaneleriyle herhangi bir canlıyı öldürmek yanlıştır ve yasal olmaması gereken bir faaliyettir. Psikolojik olarak bakıldığında bu sadist bir davranıştır. Diğer yandan etik ilkelere de ters düşen bir etkinliktir. Küresel anlamda ticaret, eğlence ve spor gerekçesiyle yapılan ve temelde psikolojik bir rahatsızlığın yayılmasına neden olan bu faaliyet için uygulanan yasa ve denetimler yetersiz kalmaktadır. 

Günümüzde birçok ülke avcılığın ülke ekonomisine büyük kazançlar getirdiğini savunarak avcılığı yasallaştırmıştır. Avcılık ile ilgili oluşturulmuş kamu kuruluşları tarafından belirli aralıklar ile av hayvanı olarak adlandırılan hayvan türlerinin avlanmasına izin verilmektedir. Özellikle son yıllarda bir turizm çeşidi olarak görülen avcılık faaliyetleri biyoçeşitliliği fazla olan ülkelerde rağbet görmektedir. Avlanmak için dış ülkelere giden birçok avcı bulunmaktadır. Dünyada av turizminden en çok gelir elde eden ülke yılda 35 milyar dolar ile ABD’dir. İkinci en çok gelir elde eden ülke yılda 6 milyar dolar ile İspanya’dır. Ayrıca yılda Almanya 150, Fransa 90, Macaristan 25 milyon dolar gelir elde etmektedir. Orman ve Su İşleri Bakanlığının 2014 yılında yayınladığı istatistiklere göre Türkiye av turizminden 2000-2001 yılında toplam 153,856 TL gelir elde ederken, 2012-2013 yıllarında 2,063,605 TL gelir elde ettiği raporlanmıştır. Bununla birlikte son yıllarda yapılan istatistikler gösteriyor ki Türkiye av turizminden yılda ortalama 4 milyon gelir elde etmektedir.

Genel olarak ülke ekonomilerinin kazanç sağladığı sektörlere bakıldığında av turizminin ülke ekonomisine en az gelir kazandıran sektör olduğu görülmektedir. Fakat her yıl belirli zamanlarda av turizmi yapılan yerlerde av gelirleri ile o yerin gelişmesine katkıda bulunduğunu açıklayarak av turizmini destekleyen ve ülke ekonomisi bahanesiyle bu sadist faaliyeti devam ettirmeyi amaçlayan birçok insan vardır. Kaçak avcılık için ceza yasası oluşturan kamu kuruluşları yasal avcılık olarak adlandırdıkları benzer faaliyeti desteklemektedir. Sonuçta yasal ya da kaçak olarak adlandırılsın ikisi de eğlence ya da stres atma gayesi ile bir canlının yaşamına son vermektir. Ne yazıktır ki bir kısım insan, kendi tatmin duygularına bir canlının yaşam değerinden daha fazla önem vermektedir.

Türkiye’de avcılıkla ilgili karar ve politikalarını Tarım ve Orman Bakanlığı kapsamındaki Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne bağlı Merkez Av Komisyonu (MAK) yönetmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığının istatistiklerine göre 2018-2019 yılları arasında toplam 4255 yaban hayvanının öldürüldüğü, bu dönemde 1539’u yabancı olmak üzere 2230 avcıya avlanma izni verildiği raporlanmıştır.

Türkiye’de Merkez Av Komisyonun son yıllarda av turizmini geliştirmek için aldığı kararlar, Türkiye’nin doğal fauna dengesini bozacak şekilde olduğu görülmektedir. 2020-2021 av sezonu için Türkiye genelinde 784 yaban hayvanının avlanması ile ilgili ihale açılmıştır. Bu ihale Dersim’de 17 dağ keçisinin avcılara teslim edilmesini içermektedir. Av turizminin gelişmesi şeklinde uygulanmaya çalışılan bu av izinlerinin Türkiye’nin dahil olduğu uluslararası Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma sözleşmesine aykırıdır. Bern Sözleşmesi olarak da bilinen bu sözleşmeye göre yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisi nesli tükenmekte olan hayvanlar kategorisinde olup “Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri” olarak belirlenmiştir. 

Kış aylarında Avrupa’dan uzaklaşarak Akdeniz kıyılarına göç eden binlerce ötücü kuş türü avlanmaktadır. İçlerinde baykuş, guguk kuşu, şahin gibi büyük türlerinde bulunduğu kuşlar kaçak avcılıkla yok edilmektedir. 

BirdLife International’da yapılan bir araştırmaya göre İtalya’da her yıl beş milyondan fazla kuş yasadışı şekilde avlanmaktadır. Avlanan kuşlar geleneksel yemeklerde kullanılmakta  ve yurt dışına evcil hayvan olarak satılmaktadır. Ayrıca İtalya’da  avlanan kuşlar Malta ve Gozo’ya götürülerek ispinoz türlerinin avlanması için yem olarak da kullanılmaktadır. Bu yöntemin uygulanmasından sonra Malta’da ispinoz kuşlarının avı yoğun bir hale gelmiş ve Malta  sadece altın yağmur kuşu ve öter ardıç kuşunun avlanmasını yasal haline getirmiştir. Ancak yasal düzenlemeler için gerekli denetimler yapılmadığından hala çok sayıda ispinoz türü avlanmaya devam edilmektedir.

Bu örnekler gibi daha birçok avcılık faaliyeti sonucu dünyadaki biyoçeşitlilik ve fauna sistemlerinde ciddi oranda tür azalmaları meydana gelmiştir.

2016 yılında James Cook Üniversitesi akademisyenleri tarafından yapılan ve Nature Communication dergisinde yayımlanan araştırmada insanın ekolojik ayak izlerinin bir haritası oluşturulmuştur. Araştırma 1993 ve 2009 yılları arasındaki verileri göre hazırlanmış olup dünyada biyoçeşitlilik bakımından en zengin olan bölgelerin yüzde 97’lik kısmının insanlar tarafından deformasyona uğratıldığını göstermiştir. Ayrıca 1993-2009 yılları arasında dünyada ekolojik ayak izinin yüzde 9 oranında arttığı gözlemlenmiştir. Dünyada biyoçeşitlilik açısından en zengin yerler olan tropik yağmur ormanlarında çok fazla tür kaybının olduğu görülmüştür.(Araştırmada hazırlanan ve insanın küresel ayak izlerini gösteren haritayı incelemek isterseniz linke tıklayın: https://www.nature.com/articles/ncomms12558/figures/1)

Dünyada biyoçeşitliliğin azalmasında etkili olan ve etik suç olarak görülen bir avcılık türü daha dikkati çekmektedir. Kapitalist yaklaşımların etkin olmasıyla beraber giysi yapımında ya da eşya yapımında kullanılmak amacıyla bu zamana kadar milyonlarca hayvan öldürülmüştür. Leopar, vizon, vaşak, fok, tavşan, sincap, kedi ve köpekler kürkleri için, timsah, gergedan, yılanlar derileri için ve filler dişleri için vahşice öldürülmektedir. Son yıllarda oluşturulan yasalar ve yapılan çeşitli eylemler sonucu azalmış olsada hala kaçak yollar ile bu vahşetin sürmekte olduğu bilinmektedir. Bu konuyla ilgili olarak timsah besiciliği sektörü zaman geçtikçe büyümektedir. Timsah eti genel olarak Afrika ve Doğu Asya ülkelerinde tüketilmektedir. Bunun sonucunda Afrika’da Zambiya, Kenya, Zimbabve, Asya’da Endonezya, Kamboçya gibi ülkelerde timsah besiciliği yapılmaktadır. Timsah besiciliği genel olarak timsahın etini ve derisini ihraç etmeye yönelik yapılmaktadır. Bu bölgelerde timsah derisi 15 dolardan alıcı bulmakta olup üretilen et ve deri ihracatının ise yüzde 85’i Çin, Tayvan ve Hong kong’a ve daha sonra Ortadoğu pazarına gitmektedir. Yemek kültürü bir kenara dursun özellikle Kamboçya’da insanlar timsah derisini çanta, cüzdan, ayakkabı, kemer ve diğer çeşitli eşyaların yapımında kullanmaktadır. Dünyada yapılmakta olan kürk ticaretinde başı çeken (yılda yaklaşık 17 milyon vizon kürkü ile) Danimarka’dır. Üretilen vizon kürkleri giysi yapımında kullanılmakta ve bir kısmı ise Çin ve Hong Kong’a ihraç edilmektedir. 

Günümüzde devam etmekte olan Koronavirüs salgınında dünyada vizon kürkü yapan birçok ülke virüsü taşıyarak insanlara bulaştırdığı gerekçesiyle vizonları katletmiştir. Bu doğrultuda İspanya’da 92 binden fazla vizonu, Danimarka’da 11 bin vizonu ve Hollanda’da on binlerce vizonu itlaf edilmiştir.

Koronavirüs salgınının ortaya çıkış nedenleri arasında en büyük etkiye sahip olanın insanların doğal yaşama ciddi şekilde müdahale etmesi olduğu açıklanmaktadır. Dünyanın en fazla nüfusa sahip olan ülkesi olan Çin’de tarihteki savaşlar sonrasında oluşan kıtlık zamanlarında kazanılmış yemek kültürü hala devam etmektedir. Birçok yaban hayvanı yiyecek olarak görülerek tüketilmektedir. Nüfus doğrultusunda birçok hayvanın bu denli tüketimi ve insanların doğal yapı dengesini göz ardı ederek bilgisiz ve sınırsızca tüketme arzusunda olmaları tüm dünyayı değiştirecek ve büyük zararlar getirecek bu olayın yaşanmasına neden olmuştur. 

Dünyada çevresel sorunların yaşanmasındaki en önemli neden insanın çevreye bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan ve çevre ilişkisini bütüncül değil de, ayrımcı ve ben merkezci şeklinde yorumlayan insan çevreye olan davranış ve uygulamalarını bu doğrultuda sürdürerek yaşadığı çevrenin deformasyonunun sonuçlarını gün geçtikçe daha da etkili şekilde yaşamaktadır. 

Çevre etiği yaklaşımlarından olan antroposentrizm insan çevre ilişkisinde “insan merkezli” bir yaklaşımı savunur. Antroposentrizme göre insan dışındakilerin içsel değeri bulunmamaktadır. Bir nevi insanın her şeyin ölçüsü olduğunu savunarak insan dışındakilerin var oluşlarının bir değeri olmadığı yargısında bulunur. Bu düşünce yapısı septisizm temelli olmakla birlikte her insanın çevreye karşı algısının farklı ve kesin olamayacağını vurgulayarak insandan bağımsız bir gerçekliğin olmadığını savunmaktadır. Buna karşılık Ekosentrizm insan çevre ilişkisinde “çevre merkezli” bir yaklaşımı savunur. Ekosentrizme göre ekosistemde bulunan tüm varlıkların içsel bir değeri vardır. Ve ekosistemi oluşturan tüm varlıklar var oluşları bakımından çeşitli değerler ile anılmaktadırlar. Antroposentrizmdeki ayrımcı bakışın aksine ekosentrizmde bütüncül bakış savunulmaktadır. Bu doğrultuda genel çevre sorunlarının oluşmasındaki sebep küresel çevre politikalarının antroposentrizme benzer yapıda olmasıdır. 

Charles Darwin’in Evrim Teorisi bazı insanlar tarafından farklı yorumlanmıştır. Bazı kesimler güçlü olanın hayatta kaldığını vurgulayarak  bir tür varoluş mücadelesi olduğunu savunmuş ve evrilmeyi güçlü ve güçsüz dinamiğine bağlamıştır. Fakat Darwin güçlünün değil en iyi adaptasyon sağlayanın hayatta kaldığını vurgulamıştır. Evrim Teorisine göre canlılar diğer canlılara ve çevreye uyum sağlayarak hayatta kalmaktadır. Günümüz kapitalizmi Darwin gibi birçok bilim adamı ve teorileri suistimal ederek bilinçli olmayan insanlar üzerinde manipülasyonlarda bulunmaktadır. 

Dünya her insanın aç karnını doyurabilir fakat aç gözünü doyuramaz. Dünya insanın yaşam alanı dolayısıyla evidir. Fakat insan “evin içindeki evleri” kendi yaşam alanı olarak benimser. Dış kapısı ardındakileri ötekileştirerek deforme eder. Fakat egoist yaklaşımla yapılan her davranış doğal sistemde bir etki tepki dinamiği oluşturarak daha sonra oluşacak tepkinin boyutunu kat ve kat artırarak insana geri dönmektedir. Heffernanı’ın dediği gibi insan olmayanların yaşamsal gereksinimleri, insanların yaşamsal olmayan gereksinimlerinden daha önde gelmesi gerekir. Ancak bu şekilde sürdürülebilir bir yaşam formu var olabilir.

Dünyada Giderek Azalan Biyoçeşitlilik ve Türlerin Yok Olması Sorunu ile İlgili Önerilen Çözümler

  • Küresel olarak yaşanılan çevre sorunlarından ders alarak daha çok çevre merkezli olan politikaların geliştirilmesi ve yürürlüğe konulması gerekmektedir. 
  • Hayvanların korunması konusunda dünya genelinde birçok kurum ve kuruluş tarafından çalışmalar yapılsa da bu yeterli değildir. İnsan hakları çalışmalarındaki gelişmelerle birlikte ülkeler hayvan haklarını yasaya dökmeli ve caydırıcı ceza işlemleri uygulamalıdır.
  • Tüm dünyada yapılan avcılık faaliyetlerinin sonuçları göz önüne alınarak ve yaşadığımız çağ doğrultusunda avcılığın gerekli olup olmadığı ayrıntılı şekilde araştırılmalıdır. Bu araştırma doğal çevrede meydana gelen deformasyon çıktıları ışığında değerlendirilmeli ve sonuçlar niteliğinde ülkeler avcılığı yasallaştırma politikalarından sıyrılmalıdır. 
  • Arzular yerine temel ihtiyaçların karşılanması yönünde politikalar oluşturulmalıdır.
  • Yaşamı tek tip bir toplum seviyesi şeklinde yaşamak yerine topluluklar şeklinde yaşama yapısına büründürmek için çalışmalar düzenlenmelidir.
  • Dünyada tüketim eşitsizliğine neden olan faktörlerin ırk, sınıf ve cinsiyet olduğunun farkına varılarak toplumun doğayla ilişkisinin bütüncül çerçevede ele alınması gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Panoptik Yaşamlar

Geçmişte ve günümüzde var olan toplum ilişkilerini düşündüğümüzde en çok karşımıza çıkan teknolojinin gelişimi ve bununla beraber hayatımızı ne derece değiştirdiğidir. 

Bilgi, günümüzde belirli teknoloji kanallarıyla akışkan hale gelmiştir. Bilgiye kolay ulaşım, eskiden çaba harcanarak süreç içinde ulaşılan bilgiye göre insanları daha az yormuş olsa da insan psikolojisi ve ahlakı üzerinde kalıcı deformasyonlar oluşturmuştur. 

Herhangi bir bilgiye bu kadar kolay ve hızlı ulaşım anlık yaşamaya neden olmuş, süreç içeren tasarım ve planların önüne geçmiştir. İnsanlar artık daha fazla zaman alan şeylere ilgilerini kaybetmeye başlamıştır. Bunu fast food kültürünün yayılma hızından da anlayabiliriz. Mesafe kavramının ortadan kalkması ve anlık gelişen olayların ve ifade özgürlüğünün bu denli fazla olması insanları hayatta sabırsız bireylere dönüştürmüştür. Aynı zamanda bir şeyleri kaçırma korkusu insanları bir zamandan sonra zamanı kontrol etme dürtüleriyle baş başa bırakmıştır. Bu yüzden insanı daha fazla zaman gerektiren işlerde örneğin tasarım. yaratıcılık, planlama gibi alanlarda yozlaştırmıştır. 

Eski çağlardan günümüze kadar bir şekilde insan gözetilmeye ihtiyaç duymuştur. Bu daha çok inanç ve din çerçevesinde olmuştur. İnsanın kendinden çok üstün, yüce bir varlığın onu gözetlediğini, insanın buna göre hareket etmesi gerektiğine dair inançların varlığı gözetilme ihtiyacını açıklayabilir. Hatta tek tanrılı dinlerde tanrı haricinde sağ ve sol omuzlarda olan meleklerin insan davranışlarını gözetip not etmesi şeklinde bir başka inanç da söz konusudur. Felsefe tarihinde tam da bu konuya benzer bir soru ortaya çıkmıştır. Erdemli olmak insanın doğal bir hali midir yoksa insan gözetildiği için mi erdemli olur? İnsan ve inanç konusu çok geniş bir çerçevedir. Fakat neden insan gözetilmek istemiş ve buna ihtiyaç duymuştur? 

İnançsal gözetim konusu haricinde başka bir gözetimin varlığı da dikkati çekmektedir. İnsan yerleşik hayata geçtikten sonra yavaş yavaş toplum düzeni oluşturulmaya başlanmış ve yönetim merkezleri toplumun güven ve huzurunu sağlamak ifadeleriyle toplumu gözetmeye ve kontrol etmeye çalışmıştır. Teknolojinin insan hayatına günümüzdeki kadar müdahil olmasıyla birlikte gözetim ve kontrol çok fazla boyut atlamıştır. Günümüzde kanun ve kuralların doğru yürütülebilmesi ve toplumun huzurunu sağlamak bahanesiyle caddelerde, sokaklarda var olan güvenlik kameraları, mobese, CCTV sistemleri aracılığıyla insanlar izlenmekte ve kontrol edilmektedir. İnsanlar herhangi birinin kamerasında görülme ihtimaline çok fazla karşı çıkarken 7/24 onları kaydeden CCTV’lere göz yummak durumundadır. Ayrıca insanlar telefon, gps, internet, para transfer teknolojileri ve çeşitli web tabanlı uygulamalar (Google Street View vb.) ile izlenmekte olduklarını unutmaktadır. Unutmaktan kasıt az çok farkında olsalar da, sorgulamayıp akışına bırakmakta oldukları ve göz ardı etmeleridir. Ara ara sorgulayınca insan kendini Truman Show’da hissedebilir ya da George Orwell’in ünlü romanı 1984’te sıkça rastlanılan “Büyük birader seni izliyor” repliğini anımsayabilir. Kitabı okuyanlar bilir fakat Büyük Birader’den kasıt bir kişi değil, birçok mekanizmadan oluşan kontrol sistemidir. İç içe geçmiş kontrol ve izleme dürtüsü çevreyi ve yine aynı sistemde bulunan kendini var etmektedir. 

Şeffaflık Toplumu kitabında bu kontrol mekanizması ​Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modeli olan “panoptikon“a benzetilmektedir. Tasarım amacı gözetilme hissinin mahkumlarda rahatsızlık hissi oluşturup davranışlarında olumlu değişiklik göstereceği şeklindeydi. Burada mahkumların engelleyemediği ve onlar için ceza niteliği taşıyan şey tüm saydamlıkla gözetilmekti. Fakat günümüzde özellikle sosyal medya platformlarında insanların gözetilmek ve izlenmek için çok fazla çaba sarf ettiği görülmektedir. Neden Bentham’ın tasarladığı gözetilme ile dijital dünyadaki gözetilme farklı yankılar oluşturmuştur? Çünkü Bentham gözetilmeyi davranışları kısıtlayan bir ceza olarak görürken sosyal medya gözetilmeyi ilgi ve beğeni merkezi olarak sunar. 

Ev camlarının ardındaki perdelerini sıkıca kapayıp ellerindeki camların ardından tüm dünyayı izlemeye başlarlar. Ve diğerleri de izleyebilsin diye kendi ​kişisel mahremlerini sergilerler. Özel hayatlarını gerçek hayattaki yakın mesafelerden saklayıp mesafenin anlamını yitirdiği bir dünyada kendilerini teşhir ederler. Bu çok tezat gelmez mi o zaman? Yüz yüze iletişim kurmadan aynı ortamlarda bulunduklarını iddia ederek kendilerini “ifade özgürlüğü” adı altında görüntüleyip hızlıca iletişim kurmaya odaklılardır. 

“Dijital insan” kendini teşhir edip beğeni topladıkça var olduğunu hisseder. Çünkü dijital dünyada var olabilmek için görünmek gerekir. Kendini sergileyerek ortaya koyar ve dijital dünyada oluşmuş pazarda kendi oluşturduğu dijital kimlik için fiyat biçilmesini bekler. Gerçek dünyada fiyatın biçilmesi para aracılığıyla olsa da dijital dünyada fiyat biçimi beğeni ile sağlanır. Yani kişi beğenisi ne kadar fazla ise o kadar değerli olduğu yanılgısına düşer. Ki bazen diğerlerinin beğeneceği karakteri oynayarak kendi benliğinden uzaklaşır. 

Şuan gerçek dünyadan çok farklı kabul görme kuralları içeren dijital dünya, zamansal birçok değişikliğe uğramıştır. Örneğin internet teknolojisinin ilk zamanlarında insanlar kendilerine rumuz belirleyerek iletişim kurmaktaydı. Ya da Instagram ilk piyasaya sürüldüğü dönemlerde fotoğrafçıların sanat fotoğrafçılığı doğrultusundaki eserlerini paylaşmak için kullanılan bir uygulamaydı. Fakat sonradan ülkelerde ekonomik durumun iyileşmesi ile birlikte insanlar daha çok dijital dünyaya entegre olmaya başladı, daha fazla insan söz sahibi olmaya başladı. Bu şekilde dijital dünyanın da özellikleri değişmiş oldu. Uygulama geliştiriciler kendi uygulamalarına dahil olabilme kuralını ne kadar fazla bilgi ise o kadar iyi formatıyla insanlara empoze etti. Günümüzde uygulamalar tüm kişisel soruları kullanıcısına yöneltebiliyor: Ne zaman doğdun? Nerede okudun? Bugün neler yaptın? Hayatının en önemli anı neydi? gibi sorular özellikle gizlilik sözleşmesi anlamında cezaları olan Facebook uygulamasında olağan sorulardır. İnstagram, Facebook, Whatsapp’a yapılan güncellemelerle “story” bölümün eklenmesi daha hızlı ve anlık bilgi sağlama yollarından biridir. Yine Youtube’da “vlog” adı verilen türlerle insanların kendi yaşamını videoya alması kapsamlı ve kolay bilgi etme yollarındandır. “Tbt” eski resimlerin ortaya çıkmasını, “Stalk” bir insanı derinlemesine gözetmeyi ifade eden dijital dünya kavramlarındandır. Tüm bunlara ek olarak çeşitli forumlarda “itiraf köşesi” başlığı altında insanlar itiraflarda bulunmaktadır. (…) Bu örnekler gibi çok daha fazla konseptler sunurak dijital dünya bilgilerin bu kadar kolay ve açık şekilde ulaşımını sağlar ve mahremiyet kavramının yozlaşmasına ve yitirilmesine neden olur. 

Kendini pazarlama, sömürülmeye bir davettir. Bilgilerin bu denli hızlı ve kolay ulaşılabilirliği çevre tarafından kişinin hedef olmasını oldukça kolaylaştırır. Ne kadar tehlikeli olsa da insan dijitalleşmeyi ister ve kendini bu dünyanın içine kendi elleriyle koyar. Çünkü gözetilmek beğeni arzusu için olsa da bu ortam ona gözetildiği kadar kendi merak arzusunu giderebileceği gözetme yetkisi de verir. Gözetmek ve gözetilmeyi bilmek konusuna örnek olarak, popüler sosyal uygulamalarda olan “Story” özelliğinin günlük veri akımını sağlaması dışında bir başka dikkat çekici özelliği yüklenen verinin kimler tarafından görüldüğünü kullanıcıya açık olarak göstermesi verilebilir. Dijital insan dolaylı olarak gözetildiğini bilir fakat örneklenen de olan özelliğin dikkat çekmesinin nedeni bunu gayet açık şekilde göstermesidir. 

Panoptikon kavramı azınlığın çoğunluğu rızaları dışında gözetmesi olarak tanımlanabilir. Ve rıza dışında olan gözetim bu yüzden insanlar için rahatsızlık hissi oluşturur. Fakat günümüzde var olan sosyal medya platformlarına insanlar kendi rızasıyla dahil olmaktadır. Bu hem gözetim amacının beğeni olmasından hem de dijital dünyaya entegre olmamış insanların entegre olanlar tarafından görülmemeye ve bir anlamda dışlanmaya maruz kalmalarından olabilir. Kendi rızası ile gözetilme, panoptikon kavramını aşarak “süper panoptikon” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Süper panoptikonda insanların çeşitli ihtiyaçlarına göre tasarlanmış araçlarla sağlanan kolaylık ve cazibeler insanları gönüllü olarak dahil olmaya iter. 

Bauman’a göre süper panoptikon bireyi dünya vatandaşı olup olmadığı yönünde elekten geçirip serbest dolaşım konusunda önünü açar ve nereye giderse gitsin orayı kendi evi gibi hissetmesini sağlar. Çünkü süper panoptikon küresel olanı el üstünde tutarken yerel olanı göz ardı eden ayrıştırma ve dışlama aracıdır. Super panoptikon kavramının küreselleşme ile çok bağlantılı olduğu görülmektedir. Bahsi geçmiş olan aynılaşma, pürüzsüzlük kavramlarının örneklerini bugünkü dünyada çokça görülmektedir. Gerçekte farklı mekanlarda da olsa dijital dünyada aynı ortamda birleşebilen işini ve reklamını iyi yapan organizatörler tüm dünyanın sürü psikolojisiyle aynılaşmasına neden olmaktadır. Buna örnek olarak moda, iyi pazarlanan yemek kültürleri verilebilir. Farklı lokasyonlar ve farklı kültürlerde küresel alanda reklamı en iyi yapılan ve pazarlanan ürünler görülmektedir. 

Dijital dünyada “Big Data” olarak adlandırılan sistemde bi​rçok verinin veri tabanlarına kaydedilmesi çok hızlı ve sistemli olmaktadır. Olumlu olanın göstergesi ve kabul edilebilirliği daha hızlı olduğundan olumsuzluklara yer verilmez. Çünkü olumsuzluk peşinde gerekçe ve yorum barındırır. Yorumlar belirsizlikler içerebildiğinden şeffaflıktan oldukça uzaktır. O yüzden Şeffaf Toplum yapısında olumsuzluklar yok sayılmaktadır. Fakat gerçek dünyada öyle midir? Hayır. 

Artı ve eksi yönler hep vardır. Önemli olan bunların belirli bir dengede tutulması gerektiğidir. Aristoteles’in denge ile ilgili bahsettiği “Ölçülülük Erdemi”nde insanlar uç kısımların aşırığından kaçınmalı ve dengede olmalıdır. Yine Hegel’in diyalektiğinde bahsedilen zıtlıkların birliğidir. Yani iki tezat tarafın birbirini var ettiği ve biri olmadan diğerinin çok da öneminin kalmayacağı savunulur. Zıtlıklar hayatta harekete neden olurken tek bir olgunun varlığı hızlı olmak adına da olsa hareketsizlik ve hiçliğe neden olur. 

Şeffaflık Toplumu kitabında bahsedilen “şeffaflık” nesneyi tüm sırlarından arındırmak, tüm çıklaklığıyla açık ve ulaşılabilir hale getirmek ile onun üzerinde kurgulanacak olan fantazi ve duygu tasarımını tamamen yok etmiş olur. Merak duygusu ne kadar uzun sürerse ve haz ne kadar ertelenebilirse hazzın büyüklüğü o kadar artar. Fakat şeffaflık merak duygusunu hemen gidermeye yöneliktir. Erişilmez ve gizli olan merak uyandırarak kurguyu tetikler ve hazzı hissetmeye neden olur. Gerçek haz hissedilebilendir, görüntülenen değil. Erişilmesi zor görülen bir şeye erişene kadar yaşanan o duygu çümbüşü ve eriştikten sonraki boşluk hissi görüntülenen haz ile hissedilen haz arasındaki farkı anlatabilir. 

Her şeyin hep olumlu şekilde algılanmaya çalışılması sorgulandığında sadece aldatmacadır. İnsan kendi içinde bilinmeyenler ile dolu bir canlıdır. Bilinçte var olanlardan çok daha fazla bilinçaltında var olanlar, ego tarafından gösterilen davranışlar kadar idde gizlenmiş çok çeşitli arzular ve fantaziler barındırmaktadır insan. Fakat somut olan gerçek dünya içinde oluşmuş sanal olan dijital dünya insanın derinliklerini bu denli yüzeyselleştirebilmiştir. 

Sözün özü insanların birbirleriyle ilişkilerinin her türlüsü bir çeşit ötekileştirmeyi de beraberinde getirir. Böyle bir ayrımdan kurtulmak pek de mümkün görünmemektedir. Farklılıkların küreselleşme ile her geçen gün hızla ortadan kaldırıldığı zamanda şeffaflık söylemiyle her şey ötekisizleştirilmekte yani aynılaştırılmaktadır. Gelecekte daha sanal bir dünyada yaşayacağımız düşünüldüğünde insan olmaktan oldukça uzak birer robota dönüşmeyeceğimiz ne malumdur. 

Acepro

Bay ve Bayana bye bye

İnsanlar doğuştan getirdiği belirli iki cinsten birinin biyolojisine bağlı yeti ve eğilimlerle dünyaya gelmektedir. Cins ya da cinsiyet olarak tanımlanan kavram insanın üremeye yönelik özellik ve eğilimlerinin toplamını içerir. Dünyaya geldiğinde ise insan, bilinç sayesinde kendi benlik oluşumunu başlatır. İnsan benliğini oluşturabilmek için çevreye ve dolayısıyla etkileşime ihtiyaç duyar. Miller’e göre “Kişisel düşünce, sadece paylaşılan anlamlar aracılığıyla diğerlerinin düşünceleriyle girilen ilişkiyle var olur”(Miller, 1982:5). İnsan doğduğu ve varlığını sürdürdüğü sosyal çevreyle etkileşimi sayesinde kendi içinde kendini tanımlayabileceği bir “benlik” ve bu tanımları çevreye yansıtabileceği bir “kimlik” oluşturabilir. Çevre ile olan etkileşim dil aracılığıyla meydana gelir ve insanın kendisini anlamasını ve tanımlamasını sağlar.


Sosyal etkileşim, insan davranışlarına değer biçilmesi ile sonuçlanır. Bu anlamda insan yaptığı davranışlar sonucunda çevreden aldığı tepkilere göre hareket eder. Çünkü doğadaki tüm canlılar gibi insanın da çevreye karşı adaptasyon eğilimi vardır. Sosyal ortama uyma davranışı bireyin çevre tarafından onay alma ve kabul görme isteğinden kaynaklanmaktadır.


Doğuştan gelen biyolojik cinsiyet eğilimleri, insanların doğduktan sonra sosyal ortamdaki ilişkileri süresince yorumlanarak birer kavrama dönüştürülür. Bu kavramlar doğuştan gelen eğilimlere bağlı oluşturulup sosyal yaşamdaki davranışsal görünümleri içermektedir. Tanımlama için “statü”, davranışsal görünümler için “rol” kavramı kullanılır. Bu kavramlar insanın toplumdaki kimliğini ve görevlerini belirtme amacıyla oluşturulmuştur. Toplumsal cinsiyet, kültürel yapının cinslerin kimlikleri üzerindeki yargılarıdır. Biyolojik cinsiyet doğuştandır fakat toplumsal cinsiyet sonradan öğrenilendir. Bu kapsamda toplumsal cinsiyet öğrenilmiş çaresizliktir.


George Herbert Mead’in Sosyal Davranışçılık yaklaşımına göre bir toplumda kadın ya da erkeğin belirli rollerde benzer davranışlar göstermesi yaşadıkları toplumun o rol için belirlediği tutumları içermektedir. Bu yüzden toplumda kadının ya da erkeğin kimliklerinin oluşumu için o toplumun sosyolojik ve kültürel yapısı büyük önem arz etmektedir.


Tarihten günümüze kadar toplumlarda kadın ve erkeğin rolü üzerine çeşitli yargılar getirilmiştir. Toplumsal cinsiyet, bireyin doğumundan itibaren öncelikle ailede öğretilmeye başlanır. Anthony Giddens’e göre bebeklerin cinsiyetlerini öğrenmeleri neredeyse bilinçsizdir. Ve kendi cinsiyetlerinin farkına varmadan bir çok göstergeye maruz kalırlar. Örneğin erkek bebeklerin mavi, kız bebeklerin pembe giydirilmesi. Etrafındaki cinslerin iki gruba yönelik farklı görünüşleri örneğin kadın ve erkeklerde farklı giyiniş ve saç kesimlerinin olması gibi göstergeler ya da çocuğun dikkatini farklı alanlara ve nesnelere yönlendirmesi doğrultusunda çocuklara alınan oyuncakların belirli sembol ve imajlar içermesi toplumsal cinsiyetin aşılanmasında önem teşkil etmektedir. Oyuncak olarak erkek çocuklarına silah, araba gibi oyuncaklar alınırken kız çocuklarına barbie bebek, mutfak seti oyuncakları alınmaktadır. Evcilik oyunlarında bu tür sembol ve göstergelerle öğretilmiş roller çocuklar tarafından taklit edilmektedir. Oyuncakçı dükkanları ve postayla sipariş katalogları ürünlerini genellikle toplumsal cinsiyete göre sınıflandırır. Hatta toplumsal cinsiyet bakımından yansız görünen kimi oyuncaklar bile pratikte böyle değildirler. Örneğin, oyuncak yavru kedi ve tavşanlar kızlara önerilirken, aslan ve kaplanların erkekler için daha uygun olduğu düşünülür” (Giddens, 2012: 209). Burada farklı güç sınıflandırmasında yer alan hayvan figürleri erillik ve dişilik ile bağdaştırılmıştır. Yani kadın narin ve güçsüz, erkek cesur ve güçlü olarak bilinçlere kodlanır. Bunun gibi pek çok göstergeye maruz kalarak iki yaşına gelmiş çocuklar az çok toplumsal cinsiyeti öğrenmiş ve kendi cinsiyet rollerinin farkında olmuşlardır. Toplumsal cinsiyetin öğrenilmeye başlandığı ilk yer olan ailedir sonra ise diğer çevresel faktörler olan okul, televizyon (kitle iletişimi) gibi varlıklar önemli pekiştireçler sağlar.


Her kültürde iki cins için belirli benzer yargılar doğumdan itibaren insana toplumsal cinsiyet ve roller niteliğinde empoze edilmiştir. Cinsiyet Eşitsizliği, sosyal yapı içinde oluşturulmuş olan toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili bir kavramdır. Toplumsal rollerin nesilden nesile toplumlardaki kültür elemanları vasıtasıyla taşınırken oluşan bazı olgular bazı nedenlerden dolayı cinsiyete yönelik eşitsizlikleri ortaya çıkarmıştır.


Cinsiyet Eşitsizliği her iki cinsin eşit haklardan yoksunluğu şeklinde tanımlanabilir. Ve bu olgu tarihten günümüze devam eden küresel bir sorundur. Barem ve global ortağı WIN (Women’s International Networking) tarafından yapılan ve kadın erkek eşitliği konusundaki kişisel görüşlerin incelendiği araştırmada birçok ülkede kadın erkek eşitliğinden pek de söz edilemeyeceği gözlemlenmiştir. Bu araştırmaya göre dünya genelinde kadın erkek eşitliği 10 üzerinden 5.8 puan almıştır. Dünyadaki cinsiyet eşitsizliği oranlarında kadınların daha fazla eşitsizliğe maruz kaldığı bilinmektedir. Hemen tüm zamansal ve mekansal ölçeklerde kadın ikinci planda kalmıştır.


Peki geçmişten günümüze kadar kadınlar neden erkeklerden daha az hak ve özgürlüklere sahip olmuştur? Kadınlara yönelik cinsiyet eşitsizliğinin nedeni “ataerkillik” ile bağdaştırılır. Ataerkillik ya da “Patriarka” toplumsal düzenin tüm kademelerinde erkek egemenliğinin hüküm sürmesidir. Bu düzenin temeli erkek üstünlüğü fikri ile oluşur; soy erkekler tarafından belirlenir, hakimiyet erkeklerindir ve toplumda erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir.


Arkeologlara göre insanlar ilk olarak Neolitik çağda (Cilalı Taş Devri) tarımı keşfetmiş, yerleşik hayata geçmiş ve topluluklar halinde yaşamaya başlamıştır. Göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçmenin sonucu insanlar, üretime önem vermeye başlamıştır. Bu da mal, mülk kavramlarının önem kazanmasına yol açmıştır. Öyle ki, yerleşik yaşamla birlikte topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar yaşadıkları alanların etrafını duvarlarla örmüşler ve bu da özel mülkiyet kavramının oluşmasına neden olmuştur. Bu tarihlerde ataerkil toplum düzeni ile mülkiyetin birlikte geliştiği savunulmaktadır. Çünkü tarım, gerektirdiği fiziksel işgücü nedeniyle bu alanda erkeklerin öne çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca göçebe yaşamda daha seyrek doğum yapan kadınlar iş gücüne yardım gerekçeleriyle yerleşik yaşamda sık doğum yapmaya başlamıştır. Daha fazla çocuğun olması kadınları ekonomik yaşamdan uzaklaştırmış bu da ekonomik hayatta daha çok erkeklerin aktifleşmesini mümkün kılarak ekonomik gücün erkeğe geçmesine neden olmuştur. Toplumda bu şekilde farklılaşan kadın ve erkek eylemleri toplumsal düzeni daha çok erkek egemenliğine bağlı kılmıştır. Erkek otoritesinde oluşturulan toplumsal düzenin mülkiyet olgusuyla birleştirilmesi kadını erkeğin mülkü haline getirmiştir.


Ataerkil toplumlardaki bir başka konu ise soyun erkek çizgisinde ilerlemesidir. Erkeğin kendi soyunu sürdürebilmesi için doğacak erkek çocuğun mülkü devretmesi gerekmektedir. İşte tam da bu noktada kadınların “bakire” olmasına önem verilmeye başlanmıştır. “Temiz tohum” adı altında kadınların ancak bakire olduklarında soyu devam ettirebilecek çocuklar doğurabileceklerine inanılmıştır. Bu inanış sonradan kadının mahremiyeti üzerinde şişirilmiş yargıların oluşmasına neden olmuştur. Özellikle soyluluğa önem veren toplumlar olan Avrupa toplumlarında tarihte bu inanışa yönelik örnekler görülmüştür. Örneğin Orta Çağdaki Avrupa kraliyet ailelerinde soyun temiz devam edip etmediğinin anlaşılması için kraliçenin kralla ilk ilişkisi şövalyeler tarafından gözetlenmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi ataerkil toplum yapısı kadının mahremiyeti üzerinde çeşitli kontrol ve baskıların oluşmasına neden olmuştur. Bir diğer örnek ise yine Ortaçağ Avrupasında ortaya çıktığı bilenen “ilk gece hakkı”dır. İlk gece hakkı kral, lord, derebey sınıfının idaresi altında yaşayan kadınlara cinsel ilişkiye girme hakkı vermek için bakireliklerini test etmesi ve onaylaması sonucu verdiği haktır. Bu olgunun gerçekliği tartışılmakla beraber birçok film ve kitapta bahsi geçmiştir. (Brave Heart filminde ve George Orwell’in 1984 adlı kitabında -kapitalizmi sömürgeci bir sistem olarak göstermek için fabrika sahiplerinin kadın çalışanlar üzerinde ilk gece hakkı uyguladığına- yer vermiştir.)


Bu örneklerle ilgili olarak kültür aktarımıyla günümüze kadar ulaşmış ve çeşitli toplumlarda meşrulaştırılıp ritüel haline getirilmiş “kadın sünneti” kadınlara dayatılan mahremiyet ve bakirelik algısının önemli bir örneğidir. Erkek sünnetinden çok farklı bir amaç ile yapıldığı bilinen kadın sünneti toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en büyük göstergelerindendir. Ataerkil düzendeki, mülkiyet ve soy konularındaki yargılar kadınların yönetilen ve kontrol edilen bir varlığa dönüşmesine neden olmuştur. Öyle ki kadın sünneti ya da daha güzel ifadeyle “genital sakatlama” kadının temiz olmasını bakireliğine atfederek kadının cinsel hayatında kontrol kurmaktır. İlk gece hakkındaki kontrole benzer gözükse de çok daha ileri giderek kadın sünneti, kadın üzerindeki cinsel kontrolün kesin olarak bilinmesine olanak tanıyacağı görüşü savunularak kadının biyolojik görünümünde değişiklikler yapılmasına neden olmuştur. Yapılan sünnet işleminde kadında biyolojik olarak var olan “klitoris” kesilerek alınır. Ve kadın cinsel organı idrarın ve regl kanının dışarı çıkabileceği küçük bir alan bırakılarak boydan boya dikilir.


Kadın ve erkeğin üreme organları embriyo döneminde oldukça benzerdir. Kadının cinsel organının bir parçası olan klitoris, penisin embriyolojik aşamadaki halidir. Anne karnında zamanla biyolojik yapı gelişimi sürerken her iki cinsin cinsel organlarının fiziki yapısı değişmektedir. Örneğin erkek cinsel organı olan peniste boşaltım kanalı var iken klitoriste yoktur. Kadında boşaltım kanalı vajinada bulunur. Kadın ve erkekte gelişimini tamamlamış cinsel organlarda gözlemlenen bu farklılıklar üremenin gerçekleşmesini olanaklı hale getirmiştir.


Kadın sünnetinin uygulandığı toplumlardaki görüşe göre klitorisin kesimi kadının temizliği ve anne olabilmesi için gereken saflık için gereklidir. Bu bakış açısının tarihsel açıklaması bulunmaktadır. Arkeolojik çalışmalar M.Ö. 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde kadın sünnetinin tasvir edildiğini belirtmektedir. Eski Mısır’da kadın sünnetinin üst sınıftaki rahip kızlarına yapıldığı tahmin edilmektedir. O zamanki inanışa göre rahipler tarafından rahip kızları tanrı adına döllenir ve kutsal kabul edilirmiş. Bu dölleme sonucu olan erkek çocuklar da rahip olurmuş. Ayrıca Eski Mısır’da bazı kölelere kadın sünnetinin yapıldığı ve sünnet yapılan köle ile yapılmayan köle arasında fiyat farkı oluştuğu belirtilmiştir. Bu anlamda kadın sünnetinin yapıldığı kadınlar belli bir sınıfa sokulamamıştır. Fakat yapılma amacı çok benzerlik göstermektedir. İlk olarak eril iktidarın düzen yapısında gelişen mülkiyet ve soy kavramı üzerine kadından dünyaya gelecek çocuğun saflığının kadın bekareti üzerindeki zamanla oluşmuş ezici yargıları dolayısıyla oluşan denetim isteği, kadınların yaratılıştan gelen biyoloji yapısını, iradesini ve seçim özgürlüğünü yok saymaya kadar gelmiştir. Kadını insan olma haklarından alıkoymuştur. Temiz tohum gerekçesiyle kadının cinsel seçimleri kısıtlanarak denetim altına alınmıştır. Öte yandan anneliğin kutsal görülmesi biyolojik tabanlı olarak toplumsal rol üzerine bindirilmiş yargılardan ibarettir. Yaratılışta anne ve çocuk ilişkisi o kadar mucizevidir ki annelik rolü toplumda kutsal görülmeye başlanmıştır. Fakat kutsal olan yaratılış kodlarıdır, annelik rolü değil.


Kadın sünneti “genital sakatlama” olarak da adlandırılır, bunun nedeni tıbbi açıdan bir yarar göz etmemesidir. Hatta ciddi sağlık sorunlarına sebep olmaktadır. Sünnet işlemleri çoğunlukla ilkel malzeme ve tekniklerde yapıldığından kadınlar enfeksiyon kapabilmekte ve idrar yolları ve yumurtalıkları iltihaplanarak hayatları boyunca acı çekmelerine neden olabilmektedir. Hatta bazı kadınlar sünnet esnasında kan kaybından ölmektedir. Bu kadar kötü sonuçları olan bir ritüelin sürdürülmesinin nedeni toplumda cinsiyete yönelik dayatılan roller ve sorumluluklardır. Kadınlık rolü ile dayatılanlar toplumda bu tür inanış oluşturmuştur. Sünnet olan kadın toplumda kabul edilerek evlilik ve annelik ile ödüllendirilmiş, sünnet olmayanlar ise toplumda kabul edilmemiş, evlenmelerine ve çocuk doğurma hakkına sahip olmadıkları yönünde yargılanmıştır. Bu anlamda kadın, toplumda belirlenen kadınlık rolünü gerçekleştirmek için biyolojik görünüşünden, hislerinden, hak ve özgürlüklerinden vazgeçmesi gerekir. Yani aslında insan olmaktan vazgeçmesi gerekir.


Araştırmalara göre kadın sünnetinin yapılış amacı gelenekseldir. Fakat bu ritüelin yapıldığı toplumların daha çok Afrika’daki müslüman topluluklarının olması din ile bağdaşıp bağdaşmadığı yönünde düşüncelere neden olmuştur. Fakat şu anlaşılmalıdır ki kutsal kitapta yazan yaşanılması gereken dindir fakat kitapta yazan buyrukların toplumsal değer yargılarına göre yorumlanması sonucu oluşan din, yaşanılan dindir. Genel kapsamda yaşanılması gereken din ile yaşanılan din arasında çok büyük farklar bulunmaktadır. Bu farklara neden olan olgu ise toplumsal değer yargıları dolayısıyla kültürdür. Bu tek bir dinin birçok mezhep ve gruplar tarafından farklı yorumlanmasını açıklamaktadır. Din, kitlesel psikolojide etkilidir. Maalesef ki tam da bu nedenle din, toplumsal yargılara alet edilmiştir.

Dünyada kadın sünnetine karşı oluşmuş birçok örgüt mücadele vermektedir. Bu mücadeleler sonucunda Uganda, Sudan gibi ülkelerde kadın sünneti yasaklanmıştır. Öte yandan göçler nedeniyle Avrupa ve Amerika’daki birçok ülkede kadın sünneti görülmektedir. Bu ülkelerde yasak getirilmesine rağmen gizli yollarla kadınların sünnet edildiği ortaya çıkmıştır. Bu olaylar meydana gelirken kadın sünnetine duyarlılık kapsamında Birleşmiş Milletler, 6 Şubatı, “Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü” ilan ederek her yıl bu uygulamaya son verilmesi çağrısını yapmaktadır.


Kadınlarda bekaret kontrolü ve denetimi açısından önceki örneklere benzer olarak Türkiye’de gelinin evden çıkmadan önce babası ya da abisi tarafından beline kırmızı kuşak bağlanması örnek verilebilir. Kırmızı kuşak kadının bakire olduğunu temsil etmektedir. Bu anlamda düşünüldüğünde “erkeğe hediye paketine benzer şekilde sunulan kadın bekareti” vurgulanmış olmaktadır.


“İnsan felsefe, tarih, sanat, bilim vb. gibi alanlarda yaratıcı etkinliklerde bulunmuş ve insanlık tarihini bu üst birikimiyle yönlendirmiştir. Tarihin bu etkinlik süreci içerisinde farklı dönemlerinde dünyanın farklı köşelerinde bu çalışmalara pek çok insan katılmış olmakla birlikte hemen hepsinin ortak bir özelliği söz konusudur. Bahsi geçen süreci gerçekleştirenlerin ezici çoğunluğu erkeklerden oluşmaktadır. Kadınların bu süreç içerisinde yer almaması bir anlamda aklın ve kültür yaratımının yalnızca erkekler tarafından mı kavramsallaştırılabileceği sorusunu akla getirmiştir. Eril söylemin ve egemen kültürün baskısına maruz kalan kadınlar kendilerini tanımalarına ve benliklerini ortaya koyabilmelerine olanak sağlayacak özgür sosyal ortamdan uzak kalmışlardır. Eril yaklaşımın ve egemen kültürün sembolik mesaj bombardımanı altında kendini tanımlamaya çalışan kadın bunu gerçekleştirirken farkında olmadan eril söylemi de bir anlamda meşrulaştırmış olmaktadır. Bu süreç sonunda kadınlar kendi benliklerini kendi imgelerini erkekler kadar özgürce ve toplumsal yapının her alanını kapsayacak bir biçimde ortaya koyma şansına sahip olamamaktadırlar”(Sankır, 2010:14).

Dolayısıyla ataerkil toplumda kadın hep erkekle olan ilişkisi üzerinden tanımlanmıştır. Bu da cins olarak kadının doğru tanımlanmasını geciktirmiştir. Hayatın tüm formlarında kadın erkekten daha geç kendini gösterme alanı bulabilmiştir. Bunu yaparken mevcut eril iktidarın toplumsal yargılarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Erkek egemenliği kadını özellikle ekonomik, siyasi ve eğitim konularında arka plana atmıştır. Ekonomi güç ve özgürlük ile oldukça bağlantılıdır. Ekonomik özgürlüğünü elde edememiş kadınlar erkeğe bağlı ve eril iktidarın yargılarıyla yaşamak zorunda kalmıştır. Siyasi olarak ataerkil toplumda erkeğin yönetimde daha çok söz sahibi olması oldukça doğru orantılıdır. Eğitim konusunda ise ekonomik faaliyetin erkekler üzerine dayatılması erkeğin meslek edinmede daha çok eğitime yönlendirilmesini pekiştirmiştir. Tüm bu nedenler sonucunda farklı zaman ve etki boyutları ile küresel çerçevedeki tüm toplumlar, cinsiyet eşitsizliğini yaşamıştır.


Cinsiyet eşitsizliği bir sonuçtur. Seksizm ya da cinsiyetçilik bir cinsiyetin üstün olduğunu savunur. Seksist ya da cinsiyetçi görüş sonucunda yaşamda cinsiyet ayrımının birçok formu ortaya çıkmıştır. Cinsiyetçi düşünce, dilde ve davranışta ifade edilebilmektedir. Cinsiyetçiliğin dile yansımasına “devlet adamı”, “din adamı”, “insanoğlu”, “bilim adamı”, “ev hanımı” şeklinde oluşturulmuş tanımlayıcı kelimeler; “erkekler ağlamaz”, “kız gibi vurma”, “hanım hanımcık ol” gibi betimleyici deyimler; “Er kocarsa koç, karı kocarsa hiç olur”, “Anasına bak, kızını al, kenarına bak, bezini al”, “Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar (varır) ya zurnacıya”, “Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün” gibi olayı ifade eden kalıplaşmış atasözleri (Hatta şuan fark ettiğim “atasözü” kelimesi); aşağılayıcı ifadeler olan küfürlerin genellikle kadınların bedenleri ve çeşitli durumlarına yönelik olması örnekleri verilebilir. Cinsiyetçiliğin davranışa yansıması toplumsal rollerin tümünü içerir. Örnek olarak erkeklerin hesap ödemesi, erkeklerin evlilik teklifi etmesi, kadınlara otobüslerde yer verilmesi, yemek yapmanın ve çocuk bakımının kadına dayatılması gibi örnekler verilebilir.


Yaşamda cinsiyet eşitsizliğine her alanda rastlamaktayız. Ekonomik hayatta meslek grupları toplumsal rollerin etkili olduğu cinsiyetçi meslek kalıplarına göre ayrılmıştır. Kadınlar daha çok hizmet sektöründe, çocukla ilgili mesleklerde, erkekler ise daha çok yönetim ve teorik bilgiyi içeren mesleklerde aktif olmuştur. Dadı, hostes, hemşire, sekreter, çocuk doktoru, anaokulu öğretmenin düşünüldüğünde akla kadının; başbakan, ceo, mühendis, şoför, polis, itfaiyeci düşünüldüğünde akla erkeğin gelmesi toplumsal roller ile pekişen bilinçdışı önyargıya örnektir. Genel itibariyle bakıldığında kadınlar düşük statü ve ücretteki geçici ve niteliksiz işlerde çalışırken erkekler yüksek statü ve ücretteki sürekli ve nitelikli işlerde çalışmaktadır. Ayrıca çoğu ülkede aynı işi yapan erkek ve kadının eşit ücret almadıkları bilinmektedir. Bunun nedenleri kadınlarda eğitim oranının düşük olması, iş dünyasına daha az katılmaları, toplumsal rollerin meslek hayatındaki etkisi üzerine oluşmuş “cam tavan” kavramı ve “annelik cezası” olarak ifade edilen kadınların doğum yaptıklarında aldıkları izinlerin işverenler tarafından hoş karşılanmaması sonucu kadınların iş hayatındaki yükselmesinin ve istikrarlarının sekteye uğraması şeklinde dile getirilebilir. Siyasette ve eğitimde erkek ve kadın oranına bakıldığında genel kapsamda erkeğin açık ara önde olduğu görülür. Bilim dünyasında “matilda etkisi” olarak bilinen ve bilimdeki cinsiyet ayrımcılığına vurgu yapan teori, kadın bilim insanlarının, her ne kadar çalışmaları erkeklerinki kadar önemli olsa da erkeklerden daha az ödül, daha az itibar ve kabul gördükleri zamanlara değinmektedir. Nobel ödülünün 120 yıllık tarihi boyunca erkeklerin 817, kadınların 47 nobel ödülü aldığı ortaya çıkmıştır. Bilim insanlarındaki cinsiyet oranlarının bu doğrultuda olması eğitimdeki oranlarla da doğru orantılı olabilir. Sporda ise kadın ve erkek oranı birbirine çoğu ülkede yakın olsa da antrenörlük ya da yöneticilik pozisyonlarında aynı oranda olmadığı saptanmıştır.


Günümüzde geçmişe göre cinsiyet eşitsizliği insan hakları savunucuları ve feministlerin oluştuğu farkındalık mücadeleleriyle azalmıştır. Siyasette, ekonomide, eğitimde, bilimde, sporda ve sanatta kadınların faaliyeti artmıştır. Cinsiyetçi meslek kalıpları yıkılarak, kadınlar şoför, başbakan, itfaiyeci, erkekler anaokulu öğretmeni, hemşire, host olmuştur. Fakat ekonomik hayatta hala tam eşitlikçi yasalar oluşmamıştır. Bunun nedeni kadınlara yüklenmiş rollerden bir tanesinin hala devam etmesidir. Bu rol, toplumun sadece kadınlardan çocuk yetiştirmesini beklemesidir. Mesleki hayatta sadece çocuk sahibi olan kadına ücretli iznin verilmesi toplumsal roller doğrultusunda teşvikler içerdiğinden cinsiyet eşitsizliğini azaltmamıştır. Günümüzde dünya cinsiyet eşitliği ülkeler bazındaki sıralamasında 1. sırada yer alan İzlanda hükümeti 2000 yılında bu eşitsizliği önleyecek bir yasa oluşturmuştur. Bu yasaya göre çocuk sahibi olan erkeğin de zorunlu izin alması ve çocuğuna bakması gerekmektedir. Bu yasa İzlanda toplumunda çok büyük ve önemli farkındalıklara neden olmuştur. Artık iş alımlarında cinsiyet değil, yetenek ve kabiliyet önemsenmiştir. İzlanda’da uygulanan bu yasa toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üretenin kadın olduğunu ve gerekçenin çocuk yetiştirme olarak öne sürüldüğü görüşün dinamiklerini değiştirecek niteliktedir.


Araştırmalara göre dünyada cinsiyet eşitliğinin tamamen sağlanmasının 200 yılı bulacağı ön görülmektedir. Anlaşılan daha çok yolumuz var fakat umarım bir gün dünya genelindeki insanlar, cinsiyet rolleri doğrultusundaki işlerle değil yetenekleri doğrultusundaki işlerle ilgilenir ve cinsiyet rollerine bakılmaksızın aynı saygıyı görür.

Acepro

Kaynakça

Dipnot: Empati ve farkındalık oluşumunda bana çok büyük etkisi olan Çöl Çiçeği (Desert Flower – Waris Dirie) kitabını ve filmini size tavsiye ederim.

İnsan ve Doğa

Sanayi devrimi bir boyutun bitişi ve diğer bir boyutun başlangıcı olmuştur.
İnsan Sanayi Devrimi’nden önce doğaya daha bağımlı bir yaşam sürmekteydi. Bu da doğanın insan üzerindeki etkisinin fazla olduğu anlamına geliyor. Çokça duyulan “Coğrafya Kaderdir.” ifadesi Sanayi Devrimi öncesinde insanın doğaya müdahale edememesi sonucu etkin bir ifadeydi. Fakat Sanayi Devrimi’nden sonra Avrupa’da üretim artması, yaşam koşullarının iyileşmesi ve ölüm oranlarının düşmesi sonucunda hızlı nüfus artışı görülmüştür. Büyük sanayi şehirleri ortaya çıkmış dolayısıyla insanın doğayı etkileme sonra da doğa üzerinde hakimiyet kurma süreci başlamıştır. İnsan ölçütlü bu yaklaşım toplumlar açısından ilk pragmatif olsa da toplum ihtiyaçları için doğanın kontrolsüz sömürülmesi bir zamandan sonra ekolojik dengelerin bozulmasına neden olmuştur. Teknolojinin gelişmesi ve nüfus ile ortaya çıkan tüketici toplum anlayışı Modern toplumlarda önüne geçilmeyecek aç gözlülüğe yol açmıştır. Bu açgözlülük insan odaklı yaklaşımla doğanın sömürülmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Sonuçta ekolojik dengenin bozulmasına bağlı olarak küresel anlamda doğal felaketler ile sonuçlanmıştır.

Diğer taraftan doğayı kontrol altına alma ve doğaya egemen olma isteği siyasi rekabet ile desteklenerek doğadan ziyade insanı kontrol etme arzusunu ortaya çıkarmıştır.
Modernlik ilk Aydınlanma Çağı ve dolayısıyla felsefe, akılcılık ve bilim ile ilerlemiş olsa da ekonomik ve siyasi rekabet bazı toplumlarda ortaya çıkan modernliğin kapitalizmin malzemesi haline getirmiştir. Ayrıca Aydınlanma Çağı ile insanın özgürleşmesi felsefesinin aksine modern toplum anlayışı giderek insanlığın kurtuluşu adına evrensel bir baskı oluşturmuştur. Bu baskı çeşitli etkinlikler vasıtasıyla ekolojik denge için bilinçlendirme amaçlasa da istenilen bilinç ya da kapitalist güçlere başkaldırı tam anlamıyla sağlanamamış ve sonuç bulmamıştır. Hala ne yazık ki birçok kanaldan ortaya çıkan doğayı açgözlülük ile sömürme ve yok etme sürmektedir. Modernizm’in bu olumsuz yönünü eleştiren ve karşı çıkan görüşlerin ortaya çıkması bir zaman sonra Postmodernizm denilen olguyu oluşturmuştur. Düşünce bazında tüketimden sanata kadar pek çok alanda postmodern anlayış, modernlikten kopuşu ifade etmektedir. O, aynı zamanda, sanayi toplumunun maddi temele dayalı üretim anlayışının çevrenin ihmal edilmesine yol açtığını da belirtir. Fakat Postmodernizm bu şekilde ortaya çıktığını savunan bir sürü görüş olsa da postmodernizme tam anlamıyla tanım yapılamamıştır. Bunun nedeni evrensel olarak hızlı kanallardan akan bir bilgi gücü varlığından faydalanan kapitalist güçlerin alt edilememesi şeklinde yorumlanabilir. Postmodernlik, her ne kadar düşünsel alanda karşı bir görüş olarak ortaya çıksa da, gerçekte küreselleşme çağında kapitalizmin yeni bir versiyonu görünümündedir.


Öte yandan ekonomik büyümenin istenmeyen bir sonucu olan çevre sorunları, üretim yapıldığı sürece var olması kaçınılmazdır. Çünkü, üretimin her aşamasında kullanılan ham maddeden iş gücüne kadar her bir olgu doğada belli deformasyonlar oluşturmaktadır.
Modern toplumun vasıtasıyla oluşmuş ve kapitalist toplumların her türlü doğayı sömürmesi şeklinde ortaya çıkmış olan ekolojik bozulma özellikle 1950’lerde etkilerini ortaya koymuştur. Bunun sonucunda Ekolojik Toplumlar oluşmuştur. Ekolojik toplumun bazı temel yaklaşımları vardır: Doğayı bütün olarak algılar, büyüme temelli ekonomiye karşıdır,teknolojinin tehlikelerine dikkat çeker, barışçıdır, tüketim kültürüne karşıdır, demokrasiyi benimser gibi yaklaşımlar ile kendi mesaj ve düzenini sağlamayı amaçlamıştır.


Doğanın yasalarına uymayan ve onu kötü şekilde etkileyen insan, sık sık doğanın geri dönütü olan felaketler ile karşılaşmaktadır. Bu felaketler kendisini bazen yangınlar, seller şeklinde doğrudan ya da virüs gibi çeşitli hastalıklarla dolaylı biçimde göstermektedir. Burada aslında yapılması gereken belirli sosyalist çağrılar ve etkinlikler dışında devletlerin ekolojik anlamdaki etki ve süreci araştırıp kendi ülkelerine tüketim değil geleceğe yönelik sürdürülebilir karar yapılarını benimseyen bir denetim mekanizması oluşturması olacaktır. Fakat bu durum şuan ki var olan ekonomi odaklı sömürücü güçlerin umursayacağı bir durum mudur? Orası tartışılır.

Acepro

Kaynaklar

Selim Kılıç, “Modern Topluma Ekolojik Bir Yaklaşım”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (12) 2006 / 2 : 108-127

İllustrasyonlar

Pazarlama Mantığı ile Küreselleşmeye İlk Adım: Mcdonald’s

George Ritzer’in ünlü kitabı olan Toplumun Mcdonaldlaştırılması, orijinal bir fikir ile somut çalışma sürekliliği oluşturularak dünyayı çok değiştirecek bir olgunun başlama sürecinden bahsetmektedir.

Mcdonalds’ın kurucusu Ray Kroc, fikirleri olsa bile sürecin böyle yankılanarak başka bir olguyu ortaya çıkarabileceğini beklemiyordu (Ritzer, 2019, 57). Çünkü bu olgu birden fazla insanın birbirini etkilemesi sonucu oluşan akışkanlık sürecine neden olacaktı. Akışkanlık süreci olarak tabir edilen ise günümüzde sıkça duyduğumuz küreselleşme kavramıdır.
 

Mcdonalds’ın ortaya çıkma ve yayılma süreci bir yandan da yemek kültürü transferini içeren küreselleşme formunun ilk adımları olarak görülmektedir. Peki bu süreç nasıl işlemiştir? Çok boyutlu bir pazarlama taktiği oluşturulmuş ve diğer lokantalardan farklı olarak hızlı üretilebilecek bir besin belirlenmiştir: Hamburger.

Hamburgerin tarihine bakacak olursanız Amerika’da ortaya çıkmamış olduğunu da görürsünüz. 19. yüzyılın ortalarında, Almanya’nın Hamburg şehrinden bir tüccar, ticaret amacı ile gittiği Orta Asya’da Tatar Bifteği’ni görüp Almanya’ya getirmiş ve onu Hamburg Bifteği olarak sunmaya başlamıştır. Daha sonraları bir aşçı bu eti kızartarak servise sunmuş ve ona “Hamburg’a ait” anlamına gelen “hamburger” adını vermiştir. Ve sonrasında Amerika’ya ulaşan hamburgeri dünyaya tanıtan ise Hamburg değil Amerika olmuştur. İlk olarak Amerika’da şubeleşen Mcdonald’s sonrasında ise birçok ülkeye “fast-food” kültürünü yaymıştır.
 

Mcdonald’s bu yayılma ve pazarlama stratejisinden çok büyük gelir elde etmiştir. Pek çok girişimci bu büyük kazanca gıpta ile baktığından Mcdonald’s ile rekabet için kolları sıvamıştır (Ritzer, 2019). Buna bağlı olarak Mcdonald’s haricinde diğer ülkelerde de markaların oluşmasına ve yine kültür taşınması ile beraber küreselleşmeye ortam hazırlamıştır. Hızlı yemek kültürüne pek hoş bakmayan Fransa’da bile Paris’teki sayısız yiyecek kruvasancısının varlığı bu eğilimin örneğini en iyi şekilde kanıtlayacak niteliktedir. Yerel restoranlar da sattıkları yemekler dışında hamburgeri kendi kültürleri ile harmanlayarak bu eğilime katkı sunmuşlardır. Buna örnek olarak Hindistan’da sığır eti yemeyen halkın %80’ni oluşturan kesimler için koyun etiyle yapılmış biftek ile hamburger satılmıştır (Ritzer, 2019, 58). Küresel firmalar yerel kültürleri dikkate alarak yani küyerelleşerek popüler kültür haline gelen ürünlerini tüm pazarlarda tüketime sunmuştur.

Yaygınlık, ulaşılabilirlik ve popülerliğin de etkisi ile Mcdonald’s birçok ülkede benimsenmeye başlamıştır. Aynı formatta başka markalar oluşsa da Mcdonald’s lider olarak görülmüştür. Fakat Mcdonald’s liderlik konumundan ne kadar memnun olsa da tüm dünyada liderlik vasfı dışında egemenlik de amaçladığını belirtmiştir (Ritzer, 2019, 59).  Bu anlamda müşterilerin sadece insanın karnını doyurduğu bir restoran olmanın haricinde geniş otoparkı alanları, çocukların oyun oynayabilecekleri oyun alanları, insanların verimli ve güzel vakit geçirebilecekleri bir ortam sunmuş ve diğer markalardan daha çok tercih edilmesine neden olmuştur. Rekabet artınca diğer markalar da farklı pazarlama teknikleri kullanmışlardır. Örneğin Domino’s pizzalarını daha hızlı teslim etme garantisi veren reklamlar yapmıştır (Ritzer, 2019, 59). Çünkü vakit nakittir, bu sayede gıda pazarındaki payını arttırmayı hedeflemiştir. Mcdonald’s ise zaman ve mekândan bağımsız olarak (ülke, şehir farkı olmadan) aynı menünün sürekliliğini ve garanti ederek güven duygusu ortaya çıkarma odağında olan pazarlama stratejisi yürütmüştür.

Tüm bu çalışmaların sonucunda günümüzde şirketin 119 ülkede, 26.000 restoranı bulunmaktadır. Bu yayılım potansiyeli doğrultusunda dünya nüfusunun yarısından fazlasının Mcdonald’s kelimesini duyduğunda akıllarında reklamlarla imgelenmiş olan hamburger simgesi belirdiğini ve hayatlarında bir defa da olsa farklı lokasyonlarda hamburgerlerin tadına baktığını söylemek mümkündür.


Özetlemek gerekirse “Toplumun Mcdonaldlaştırılması” tabiri ile bir fast food ya da yemek kültürünün temsili ötesinde küreselleşen pazar ekonomisinin kültür transferi üzerindeki etkisi anlatılmaktadır.

Esra Küçükkaya

Kaynaklar

İllüstrasyonlar

İnsan Nedir?

Bazı sorular vardır. Hiçbir zaman tam olarak cevabını alamadığımız.

Mesela biz, insanız.

İnsan nedir?

Birçok tanım yapılmıştır elbette:

Bilimsel tanıma göre: İnsan, taksonomik adıyla Homo sapiens, primatlar takımının büyük insansı maymunlar familyasının Homo cinsinde bulunan tek canlı türü. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.

Diderot, Ansiklopedi’nin “insan” başlıklı maddesinde, bir tanım yapma girişiminde bulunur: “İnsan: hisseden, düşünen, dünya üzerinde özgürce dolaşan, hükmettiği bütün diğer hayvanların başında görünen, toplum içinde yaşayan, sanatı ve bilimi icat eden, kendine özgü iyilik ve kötülüğü olan, kendine efendiler oluşturan ve kanunlar yapan, vs. bir varlık.”

İnsanlar üzerine günümüze kadar bir çok araştırma yapılıp kitaplar yazılmış ama yine de “İnsan nedir?” sorusuna tam olarak cevap verilememiştir.

Bazen insan olsun denir? Bu ne demektir?

Biz birer diyalektiğiz. İnsan içinde zıtlıklar taşıyandır. Nereye gitsek bu zıtlıkların etkilerini görebiliyoruz. Doğayı yok edenler, doğayı kurtarmaya çalışanlar. Kötülük yaymaya çalışanlar, iyilik yaymaya çalışanlar. Bu yüzden bu diyalektikte aslında önemli olan şey dengedir.

Neyin ne kadar olduğu ve ne kadarına izin vereceğimiz.

İnsan somut, soyut, iyi, kötü, birçok şeyi barındırırken “insan olsun” demek pek açıklayıcı bi’ tabir olmaz. Nasıl bi’ insan olması gerektiği vurgulanmalıdır.

Peki bi’ insan nasıl bi’ insan olmalıdır?

(…)

Aklına gelen o profildeki insan sana ne kadar benziyor?

Acepro

Gece Düşünür

Gündüz herkesleştiğin hareketler yapmaya zorlar seni, kukla gibi oradan oraya sürükler seni otoriteler, takmak zorunda olduğun maskeler benliğini saklar.

Gece ise maskeler düşer, otoriteler uzaklaşır, hareketlerini, düşüncelerini dizginleyen ipler kaybolur. Kendinle baş başa kalırsın. Kendi yüzün, kendi hareketlerin, kendi düşüncelerin, kendi hislerin, kendi arzuların, kendi rüyaların… Tüm açığa çıkmamış sırların bekler seni.

Kendi boşluğunda oradan oraya sürüklenirsin. Gece gerçeklikten koparsın hayallerinde yaşarsın. Kendi varlığını bu gerçek olmayan boşlukta hissedersin.

Sonra sorarsın kendine:

“Ben kimim?”

Cevap var mı?

Cevap yoksa devam et. Kendine olan yolculukta… Bu yolculuk belki uzun olacak. Ama durma, aramaya devam et o bilinmezliği.

Acepro

Duvarlarını Süsleyen Çerçeveler

Çoğumuz farkında olmasak bile geçmişimize bir şekilde bağlı veya paralel bir hayat sürmekte. Pişmanlıklarımızı çok mu seviyoruz ya da anıları, hatıralarımızı mı unutamıyoruz bilinmez ama geleceği inşa etmekte bizim elimizde.

Geçmişteki pişmanlıklarımızdan çıkardığımız derslerdir bizi biz yapan. Kendiyle yüzleşebilen bir hayat yeniden doğuyor demektir. Kim bilir belki geçmişimiz, şuan ki bizi oluşturmak için böylesine hunharca aktı. Her şey olması gerektiği gibi oldu ve olacak da.

Şuan ki sen olması gerekensin. Hatalarınla, doğrularınla, iyiliklerinle, kötülüklerinle. İnandığım şey ise bandı istediğin kadar geri sar aynı kaseti yine dinleyecek olman. Kabul etmelisin tüm yaşanmışlıklarını. Hepsi şuan ki seni oldurmak içindi.

Şimdi uyan, sıyrılman gerekenleri bırak arkanda, yanına alman gerekenleri al. Lazım olacak anıları, hatıraları taşı ileriye. İlerde inşa ettiğin evin duvarlarını onlarla doldur, çerçevelerce. Evin geniş olsun, güneşi tam karşıdan görsün ama. Ferah, sıcak, huzurlu… Duvarlarını süsleyen çerçeveleri görsün gelen misafirler.

Acepro

Life story

Every soul  comes to this earth carried on angels wings to human birth. Born of love or born of hate each one is heaven sent  to human fate.

Dream… Little girl dream. Dream… Little boy dream, dream…

In joy and pain each born will grow. For wisdom is so much more than what we know. And every child will find their way of living their own life story day by day.

Dream… Little girl dream. Dream… Little boy dream, dream…

  • The Cinematic Orchestra – Time and space

Yaşam ve Ölüm Arasında

trh

Bu dünyaya neden geldik? Ne için yaşıyoruz? Ya da Tolstoy’un da belirttiği gibi ne ile yaşarız? Hepimizin bu sorulara verecek farklı cevapları vardır. Bazen hayallerimiz ve umutlarımız için yaşarız. Bazen yanımızda olan insanlar için yaşarız. Bazen ise  sadece mücadeleyi sürdürmek için yaşarız. Her şey güzel giderken yaşamak kolaydır. Fakat bazen bizi yıpratacak olaylar olabilir. Yaşama şevkimiz azalabilir. Böyle durumlarda bu yıpratıcı olay bizi ne kadar dibe çektiyse o kadar yukarı çıkma mecburiyetinde oluruz. Bazen yukarı çıkabiliriz bazen ise çıkamayız.

İnsan psikolojik olarak dibe çöktüğünde birçok hastalık onun kapısını çalabilir. Bunlar onu olduğundan daha kötü bir duruma sokmak için gelir. Bu durumda insan bir seçim yapmalıdır. Yaşam ve Ölüm arasında…

Peki ne olursa bir insan yaşamına son vermeye kalkar? 

Araştırmalar gösteriyor ki intihar düşüncesini doğuran etmenler çoğunlukla ekonomik ya da kültürel boyuttadır.

Eskiden intihar daha çok psikolog ve psikiyatristleri ilgilendiren bir olayken özellikle daha sonra ekonomik, kültürel, siyasal kısacası toplumsal bir olay olmuştur.

Ünlü sosyolog Emile Durkheim’e göre “intihar bir protestodur”. Devlete, topluma, yerleşik kültüre, sisteme, aileye karşı bir protesto. Bir yardım çağrısı olarak da yorumlanan intihar, acındırma, duygularını zorlamaya yöneliktir, bunalımlardan kaçıştır (Güçlü, 1992).

hrt

Dünyada intihar oranlarına baktığımızda en çok intiharın olduğu ülke 2016 yılı istatistiklerine göre 100. 000’de 26,7 ile Litvanya’dır. Bu da yılda 1500 kişinin intihar ettiği anlamına geliyor. Bu oranla Litvanya dünya ortalamasının 3 katı niteliğindedir. Ülkede en çok intihar eden insanlar kırsal kesimde yaşayan erkeklerdir. İntihar nedeninin ise daha çok yalnızlık, borç, yardım isteyememe gibi sorunlar olduğu sonucuna varılmıştır.

İntiharda cinsiyet ayrımına baktığımızda Litvanya’da kırsaldaki erkek intiharlarının istisnası olarak Çin ve Güney Hindistan’da yine kırsal kesimde yaşayan kadınlar riskli durumdadır. 100.000’de 30 ve 148 oranlarında intihar görülür. Çin’de bunun nedeninin genç gelinlerin evlendikten hemen sonra çalışmak için şehre giden eşleri tarafından yalnız bırakılmalarıdır. Hindistan’da ise genç kız intiharlarının üçte biri bu kızların kendilerini kurban etmelerinden kaynaklanmaktadır  (Mitchinson & Lloyd, 2018).

İntihar oranları listesinde ikinci sırada 100.000’de 25,8 ile Kore yer almaktadır. Korede en çok gençler ve kırsal kesimde çalışanların intihar edildiği görülüyor. Özellikle Güney Kore’de genç yaştaki öğrencilerin intiharları çok fazladır. Genç intiharlarının sebebi olarak da uzmanlar Koreli ebeveynlerin geleneksel değerleri bir yana bırakıp çocuklarını başarılı olmaya şartlandırmalarından dolayı olduğunu vurguluyorlar. Özellikle çocukluğun erken dönemlerinden itibaren çocuklara çok para kazanmaları ve başarılı olmaları gerektiği aşılanıyor. Ve çocuklar yüksek notlar alamadıklarında ya da saygın okullara gidemediklerinde mutsuz oluyorlar, anne babalar da çocuklarına sahip çıkmıyor bunun sonucunda oluşan depresif hal ile baş edemeyen birçok çocuk intihar ediyor.

İntihar oranları listesinde beşinci sırada 100.000’de 16 ile Japonya vardır. Japonya’daki intihar sorununa yapısal ve sosyal nedenlerden bakan bazı uzmanlar işsizlik ve intihar oranları arasında bir ilişki olduğunu savunmaktadır. Öğrenimini bitirmiş genç Japonlar işsizlik kaygısıyla baş edemeyip intihar etmektedir. Bunun dışındaki nedenlere bakılırsa ilginç bir örnek olarak grup intiharlarıdır. Dr. Ozawa de Silva‘ya göre bu tür bir intihar şeklinin Japon toplumunda hayat gâyesi anlamına gelen kültürel bir kavramla, ikigai kavramıyla ilişkilendirilebilir.  Japonlar hobi, kariyer veya aile gibi bir hayat gâyesine sahip olmaya (faaliyetin kendisi, bir şeyler yapma eyleminden daha az önemlidir) büyük bir değer atfederler ve hayatta bir gâyenin yokluğu ruhi olarak tüketicidir. Dr.Ozawa de Silva’ya göre grup intiharları varoluşsal yabancılaşma hissi ve acısından kaynaklanıyor olabilir; bu his ve acılar, kişinin kendisini başkalarıyla birlikte öldürmesi suretiyle bir şekilde hafifletilmektedir.

İntihar olgusunu genetik ile ilişkilendirenler olsa da intihar daha çok toplumsal ve çevresel etkenlerden meydana gelmektedir.

Maalesef ki intihar oranları giderek artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünyada her 40 saniyede bir intiharın, her 3 saniyede ise bir intihar girişiminin gerçekleştiğini, son 45 yılda intiharların %60 civarında arttığını ve intiharın tüm dünyada ilk on ölüm nedeni arasında yer aldığını bildiriyor.

Acepro

KAYNAKÇA

Güçlü Faruk, İntihar: Umutsuzluğun Tırmanışı, SABEV, 1992.

Mitchinson John,  Lloyd John, Cahillikler Kitabı 1, Alfa Yayıncılık, 2018

https://data.oecd.org/healthstat/suicide-rates.htm

https://www.dunyabulteni.net/japonyanin-intihar-sorunu-makale,18828.html